12 Ocak 2016 Salı
IŞİD'i ciddiye almak!
Mete Çubukçu
Irak Şam İslam Devleti ya da IŞİD, Arapça söylenişiyle DAİŞ ama DEAŞ değil.
IŞİD El Kaide ve benzeri örgütlerin hareket tarzları öteden beri belli. Bu örgütlere göz yuman, küçümseyen önemsemeyenlerin nelerle karşılaştığı da bilinmedik bir şey değil. Afganistan'dan Irak'a oradan Suriye'ye bolca örnek var. Ve tabii çıkarılacak dersler.
Hatırlayalım Diyarbakır’da HDP mitingine yapılan saldırı ardından Suruç ve Ankara katliamları, şimdi de Sultanahmet saldırısı. Saldırıları gerçekleştirenler IŞİD militanları. Bu terör saldırılarının ilk üçü farkılıydı. Saldırılar, daha çok Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan Kürtlere olan düşmanlığın Türkiye’de HDP ve solculara yönelmesi şeklinde tezahür etti.
IŞİD bu eylemlerde Türkiye kökenli IŞİD’cileri kullandı ama merkezi anlamda IŞİD saldırıları üstlenmedi. Saldırı Türkiye’yi hedef alıyor gibi görünse de öyle değildi.
IŞİD ilk kez İstanbul’daki saldırıyla resmi anlamda Türkiye’yi hedefe aldı. Ayrıca aynı anda turistleri de hedef alarak Almanya'ya mesaj yolladı. Belki heniz üstlenmedi saldırıyı ama Bu yeni bir durum olup Türkiye ile IŞİD’in mücadelesini yeni bir evre girdiğini göstermekte.
Gelinen nokta eski yılların geride kaldığı IŞİD konusunda önümüzdeki yıllarda daha çok sorun yaşanacak gibi.
Üstelik Suriye'de giderek sıkışan bir örgüt milyondan ve Türkiye içinde de bu örgüte sempati duyanların olduğu bir ortam söz konusu.
Ve maalesef önümüzdeki yıllarda IŞİD El Kaide gibi örgütlerin hareket tarzı gereği bu tür saldırıları devam edeceğini o ülke içindeki uzantıların ya da uyuyan hücrelerin harekete geçeceği bilinir.
Başka bilindik bir motto da şudur: Siz Ortadoğu’nun içine girerseniz Ortadoğu’da sizin içinize girer.
Bugün Türkiye’nin Suriye’deki iç savaş nedeniyle yaşadığı da budur. Suriye meselesi Ortadoğu’nun ana meselelerinden biri haline geldi. Suriye’de rejimi yıkmak için 2011 yılından bu yana atılan bazı yanlış adımların bütün ülkelere bumerang gibi geri dönmesi de sürpriz değil. Paris, San Fransisko, Beyrut, İstanbul..
Çünkü, İŞİD El kaide tarzı örgütler sıkıştıkları oranda daha da saldırganlaşırlar. Sıkıştıkları oranlarda teröre başvururlar, sıkıştıkları oranda en yakın sınırlara yönelirler. Bu Afganistan’da Irak’ta böyle olmuş Suriye’de de böyle olmakta. Ve maalesef henüz yolun başındayız bu konuda.
Dünya literatüründe bumerang etkisi diye bir kavram var. Pakistanlılar çok sık kullanıyor bu kavramı. Yeşil kuşak yani “komünizme karşı İslam kuşağı” sonrası kullanılan bir kavram.
Türkiye için böyle bir risk var mı? Olmadığını kimse söyleyemez.
Bu nedenle terör örgütlerini birbirine karıştırmadan, açıktan İŞİD ve El Kaide tarzı örgütlerle mücadele etmek, üstün örtmemek ve ciddiye almak gerek.
31 Aralık 2015 Perşembe
SURİYE: ASIL SAVAŞ 2016’DA BAŞLAYACAK
31.12.2015
2016 Suriye’de geriye sayımın ilk yılı olacak. Ocak
ayında başlayacak Viyana görüşmelerinin ateşkesler nedeniyle ülkeye bir süre
nefes aldıracağı muhakkak ama savaşın bitmesine daha var. Ancak yılın ilk
aylarında görece bir sükûnet süreci yaşanabilir.
Ama gerçekçi olalım: Suriye’de daha alınması gereken
çok yol var. Benzeri iç savaşların 10-15 yıl sürdüğü bilinmekte. Üstelik Suriye
savaşı çoktan Suriyelerin olmaktan çıktı. Bölgesel hatta küresel bir savaş yaşanıyor.
Bu durumda işler hem kolaylaşıyor hem de zorlaşıyor.
Ülke içine bakacak olursak; alanda farklı ülkelerin
desteklediği o kadar fazla sayıda örgüt var ki birçoğu çok kolay denetimden
çıkma potansiyeline sahip. IŞİD başka bir olgu ve Suriye savaşının sonucu ve
sonrası için en etkili unsur. IŞİD bu yıl içinde askeri anlamda ciddi darbelere
yiyecek.
Bitecek mi? Tabii ki hayır.
Suriye savaşı kendi içeriğinden; demokrasi özgürlük ve
yeni bir rejim idealinden koptu, koparıldı. Olan bir devrim filan değil.
Maalesef kapanın elinde kaldığı bir paylaşım savaşı. Öyle sadece bildik
emperyalist ülkelerin paylaşım savaşı değil, içinde alt emperyal hayallerle
soyunanların da bulunduğu bir savaş bu.
Ortadaki manzara ile bu yıl BM’nin ortaya koyduğu 18
aylık geçiş sürecinin takvime bire bir uyması da pek mümkün değil. Ama yine de
bu yılın en çok konuşulacak konusu olacak: Viyana ve bu geçiş süreci.
Gelelim alanda savaşan bir kısmı sözüm ona “ılımlı”
muhalif örgütlere. Bu örgütler, El kaideci Nusra, Selefi, cihatçı Şam grubu,
İslam ordusu vb. Hizbullah, PYD/YPG ve Suriye Demokratik Güçlerin.
Bu örgütler destek aldıkları oranda varlar, eğer
destek kesilecek olursa işler değişir. Yani birçoğu sadece savaşın yarattığı
pazardan nemalanıyor artık, bir kısmı Sünni aşiretleri üzerinden savaşa girmiş,
bir kısmı da sadece İslami bir Suriye’den ötesini göremez durumda. Hizbullah da denklemin öte yanında rejimin
ayakta kalması içinde elinde geleni yapmakta. Mezhep ve etnik temelde bölünen
bir savaşın 2016’daki manzaranızda çelişkiler daha da keskinleşecek. Bu
örgütlerin bir kısmı savaşı da bitirmek istemeyeceklerdir. Çünkü bunların aralarında,
varoluş sebebi sadece savaş olan var.
Kürtlerin gündemi ise farklı. Kürtler kendi bölgelerindeki
oluşumun peşinde. IŞİD’in panzehiri gibi ve IŞİD oldukça varlıkları önemli. Bu konuda uluslararası destek (her ne kadar zemin
kaygan olsa da ) Suriyeli Kürtlerin arkasında görünüyor. Evet, Ortadoğu’nun
kaygan zemininde politika yapan PYD tüm “oyunları” bilmekte ancak, ABD ve
Rusya’ya fazla güvenmemeleri önerilir.
Yani 2016’da
-Öncelikle Viyanda kurulacak masanın hemen sonuç
alması mümkün değil. Ama silahların susmasının sağlanması bile başarı
sayılabilir.
-Suriye’de sonucu giden yolun hızlanması için ABD ve
Rusya’nın kendi yanındakilere çok kararlı baskı yapması gerekir ki ABD bu yıl
içinde bir seçime gideceğinden dikkatini çok fazla bu konuya vermeyebilir.
-Özellikle Esadlı ve Esadsız bir gelecek üzerinde
yoğunlaşacak olan tartışmalardan bu yıl bir sonuç çıkmaz. Eğer Ruslar Şam-
Lazkiye hattında bir bölgenin güvenliğini garanti ederlerse bir sonraki aşamada
önce Esadlı, sonra rejimin korunduğu bir Suriye’yi devreye sokabilir. Kendi
varlığını da konsolide eder.
-Suriye hakkında doğru bildiğimizi sandığımız yanlışlarda
biri de, Esad’ın kendi başına hareket ettiği. Bundan sadece rejim ya da Baas
partisini kastetmiyoruz. Esad ben gidiyorum dese bile güçlü aşiretlerin buna
evet demesi lazım. Çünkü birçok kesimin geleceği Esad’a bağlı, tersi de doğru. Görüşmelerde
bunun güvencesinin verilmesi lazım.
-2016’nın savaşı IŞİD’e karşı olacaktır. Ve IŞİD
birçok noktada püskürtülecek, bir kısmı kaçacak bir kısmı (yerli IŞID’cılar)
eski pozisyonlarına; evlerine kasabalarına dönecek. Bu yıl içinde IŞİD’e
yönelik savaşın nereye varacağı da gelişmelerde önemli rol oynayacak. Suriye’de
süreci hızlandıracak ya da geciktirecek. Ama IŞİD ciddi darbe yiyecek.
-Kürtler kendi pozisyonlarını korumak için IŞİD’le
savaşa sonuna kadar sürdürecekler, Fırat’ın batısına geçecekler. Rakka’da sert
bir savaş yaşanacak. Cerablus hattı İŞİD’den temizlendikten sonra PYD’nin
oradaki varlığı (her ne kadar kırmızı çizgiler solsa bile) Türkiye açısından en
hassas konu olacak. Çok nazik bir durum. Bu noktada Rusların tavrı, ne yapacağı
da çok önemli.
-Türkiye’nin karşı olduğu ve sepetinde yer alan 3
kırılgan konu; Esad, IŞİD, PYD karşısında nasıl ilerleyeceğine rasyonel bir
karar vermesi gerekecek .
-Ve son olarak, asıl savaş bu yıl başlayacak savaşta kim
ne kadar etkili, kim daha emperyal belli olacak. Yani eski aktörlerden bazılarının
önemi 5 yıl sonra azalacak.
-Bölge haritası 100 yıl önce 1915’de çizilmişti. 100 yıl sonra resim netleşti. 2016’da yeni bir harita ve sınırları değişmesi söz konusu olmasa bile, ülkenin kendi içindeki sınırlar biraz daha netleşecek
28 Ekim 2015 Çarşamba
Suriye’de iki hat var, ikisinde de Türkiye yok!
Suriye artık yekpare bir ülke olmayacağı gibi savaşın bundan sonrası da, bu kirli savaşa müdahil ülkeler açısından, başlangıcındaki gibi olmayacak. Suriye’de ilk zamanlar oyun kurucu olma iddiası taşıyan, ‘masadaki paylaşımın dışında kalmayacağını’ açıkça söyleyenlerin pozisyonları da artık değişti. Büyük boy, tecrübeli emperyalistlerin sahaya çıkmasıyla çapı daha küçük olup işi sadece belagatla yürütmeye çalışanlar kenara çekiliyor gibi.
Rusların Suriye hamlesiyle alandaki dengeler tamamen değişti. Türkiye bu değişen dengelere göre politika uygulamakta zorluk çekmeye başladı. Artık durum da dengeler de farklı.
Üstelik Moskova’daki Putin-Esad buluşmasıyle işler başka bir noktaya geldi. Suriye konusunda ABD ile Rusya’nın anlaştığı daha net görülüyor artık. Tabii ki hala devrede gibi göründüğünü söyleyen ama öyle olmayan ülkeler de var. Öyle ne olduğu belli olmayan kavramlarla kafa karıştırmaya da gerek yok. Durum net: Suriye’de hiçbir şey eskisi gibi değil. Kabul edelim bunu artık.
Şam-Halep hattı
Suriye’de şimdilerde iki hat var.
Birincisi Şam-Halep hattı. Rusların havadan, rejim ordusu, Hizbullah ve İran askerlerinin karadan ilerlediği batı hattı bu.
Amaç Suriye’deki ana damarı elde tutmak; muhtemel bir bölünme durumunda Alevi, Hristiyan, Sünni ve Dürzilerin yer alacağı bir coğrafya. Kısa vadede Esad, uzun vadede rejimin kirlenmemiş unsurlarının da bulunduğu bir bölgede kurulması muhtemel bir bölge, belki de ülke.
Ruslar şimdi İran ve Hizbullah’la bu bölgeyi tahkim ediyor. Ruslar bu‘vade’yi Esad’la geçirip bir süre sonra Esad’dan vazgeçebilir. Gelen bilgiler, Suriye’deki diğer ülkelerin bu konuda belli bir noktaya kadar ikna edildiği yönünde. Zaten bir süredir Türkiye dahil, Esadlı geçiş konusunda isteksiz de olsa, ‘Evet’ diyenler olduğu biliniliyor. Çünkü, yine, Türkiye dahil bazı ülkeler biliyor ki Suriye’de satrançtaki pat durumuna benzer bir hava hakim; kimse fazlasını gerçekleştiremiyor.
Ruslar sadece Şam-Halep hattında değil, Suriye’nin geleceğinde en belirleyici ülkelerden biri. Bu tescil edilmiş durumda. Bu hattın Türkiye’ye maliyeti ise o bölgede gücünün azalması ve daha çok mülteci anlamına gelecek.
Kobani-Rakka hattı
İkinci hat ise Kobani-Rakka hattı.
Kuzey-güney hattı da denebilir buna. Kuzeyde Suriyeli Kürtlerle birlikte güneye doğru IŞİD’le savaşacak Arap muhaliflerin hattı. Bu hatta da ABD’nin hava desteği eşliğinde YPG ile yeni kurulan Arap muhalif unsurlar savaşacak. Bu hatta Ruslar da destek veriyor. Hedef IŞİD’in kalesi Rakka’yı temizlemek. Muhtemelen Kürtler Rakka’ya girmeyecek. Zaten mevcut bir bölgeleri var.
Geçenlerde ABD uçakları tarafından havadan atılan 50 ton mühimmat da bu harekat öncesindeki hazırlıklar için. Dikkat çeken ise bu hattın da herhangi bir yerinde de Türkiye yok. Türkiye, YPG’in bu silahları Türkiye’ye geçirmemesi ya da Kandil’e yollamaması konusunda ikazda bulunuyor sadece.
4.5 yıl kaybetmek gerekiyor muydu?
Ancak savaşa bu kadar dahil olmuş bir Türkiye’nin bir anda Suriye’den vazgeçmesi düşünülemez. Politikasının eskisi gibi gitmeyeceği, yeni bir politikanın zorunlu olduğu ortada.
Bu noktada, Türkiye’nin kendi içinde çözüm sürecine dönerek içeride kuracağı bir barış iklimiyle birlikte enerjisini yeni Suriye politikasına harcaması en mantıklı seçenek.
Eğer yeni bir ülke kurulacaksa, Türkiye’nin özellikle orta bölge ya da orta hattaki Sünni yapılanmada önemli bir rolü olabilir. Bu rol de ancak, Müslüman, seküler, demokratik, sosyal, mezhep temelli olmayan bir yaklaşımı önceleyen, bir ayağı AB ve NATO’da, bir ayağı Ortadoğu’da, barışı temel alan bir politikayla üstlenilebilir.
Kısa süre öncesine kadar Ortadoğu ülkeleri Türkiye’yi bu özellikleriyle‘örnek ülke’ olarak görüyordu. Yoksa diğerler örneklerden bölgede zaten çok sayıda mevcut; Suudi, Katar, Ürdün, İran vs.
Zaten şimdiden ABD-Rusya’nın kısa Süreli Esad’lı geçiş için anlaştığı ortada. Eh, diğerlerine de kabul etmek düştü bu durumda. Peki, bunun için 4.5 yıl kaybetmek gerekiyor muydu?
Hep söyledik…
Ama görünen o ki, sanki hiçbir şey olmamış, hiç yanlış yapılmamış gibi geriye dönük bir özeleştiri yapılmayacak. Gelinen noktayı kavramsallaştırmak için çaba harcanacak.
Hep söyledik: Ortadoğu’ya girmek kolay da çıkmak zordur.
6 Ekim 2015 Salı
Suriye’de son durum: Ortadoğu’da sonucu gerçekler ve çıkarlar belirler
Mart 2011- Eylül 2015. Aradan yaklaşık dört buçuk yıl geçtikten sonra başa dönülmese de, en başta düşünülmesi gereken noktaya geliniyor gibi. Bu nokta, savaş değil siyasi çözümü öngörüyor. Gelinen noktada çözüm için, ‘Suriye’de Esad’lı çözüm ya da Esadlı bir geçiş dönemi’ formülü daha çok ülke ve lider tarafından telafuz edilmeye başladı; Türkiye dahil.
Herkesin bildiği gerçek
Suriye eski Suriye değil, eskisi gibi de olmayacak; ne yönetim ne de iktidar yapısıyla. Bu nedenle herkesin, Suriye’nin toprak bütünlüğü korunsa bile birkaç parçadan oluşan federal bir ülkeye alışması gerekiyor. Ülkenin parçalanması da ihtimaller arasında. Esad da, Esad’ı devirmek isteyenler de bunu biliyor artık.
Esad olsun olmasın Suriye’de farklı bölgeler söz konusu olacak: Şimdi rejimin kontrolündeki Akdenize’e açılan Alevi, Sunni, Hristiyan, Dürzi ve Kürtlerin de yaşadığı bir bölge; orta ve kuzey bölgesinde bir Sünni, Selefi yapılanma; Türkiye sınırında Kürt bölgesi; küçük bir ihtimal IŞİD bölgesi (IŞID’in kontrol ettiği bölge Selefi-Sünni bölgeye de dahil olabilir).
Suriye’de acil çözüm bulunması gereken konu savaşı durdurmak, ölümlerin önüne geçmek, insanların acı çekmesini ve mülteci akınını önlemek. Yoksa kimse ülkeye acil bir demokrasi paketi filan sunacak durumda değil.
Sorumlu kim?
Suriye iç savaşının geldiği aşamada, düşmanlıkların, rövanşist duyguların, etnik ve mezhebi katliamların, rejimin vahşetinin, Selefi muhaliflerin ve tabii ki IŞİD, El Kaide benzeri zihniyet ve yapıların, demokratik ve birlikte yaşamı öngören bir Suriye’yi nasıl mümkün kılacağı hala soru işareti.
Bu noktaya gelinmesinde kimin sorumlu olduğunun pek çok yanıtı var: İç savaşın nedenlerini, rejimin vahşiliğini, rejimi devirmek için kimlerin elini ülke içine soktuğunu, cihatçıların Suriye’ye akışını kimin kolaylaştırdığını ve Suriye’deki savaşın nasıl kirlendiğini herkes biliyor. Herkesin bu kan gölünde az ya da çok payı, günahı, vebali var.
Bu savaş Suriyelerin savaş değil ve olmayacak. Zaten vesayet savaşı gibi süslü kavramsallaştırmalar kullanılmadı mı bu savaş için?
Esad rejiminin mezaliminden kurtulmak için ayaklanmanın ilk zamanlarında öncü rolü oynayan liberal aydınların, cihatçılar tarafından devre dışı bırakıldıktan sonra, “Bu ayaklanma bizim ayaklanmamız mı?” diye sormaları ya da “Böyle bir ülke haline geleceğimizi tahmin etmezdik” diye yakınmaları Suriye ayaklanmasının kimliği ve ne kadar Suriyeli olduğu konusunda ipucu vermekte.
Örneğin Suriye’de ılımlı muhalefet diye bir yapı var mı? Varsa kim bunlar? Yoksa ılımlı denilen muhalifler IŞİD’den birkaç basamak aşağıdaki Selefi yapılar mı?
Esad’la bir gelecek yok
Gelelim Suriye’de Esad’lı geçiş dönemi önerilerinin daha fazla dillendirilmesine, yani siyasi çözüm opsiyonuna.
Suriye’de Esad’la bir gelecek yok artık. Ancak bir geçiş dönemi söz konusu olabilir. Şu anki durumu masaya taşıyıp siyasi görüşmeler yoluyla bir çözüme varmak tek seçenek.
Bu da Esad’ın da içinde olduğu bir geçiş süreci. Çünkü Suriye’de Esad’dan nefret edenler kadar ehveni şer olarak geleceğini Esad’la görenler de var. Esad’sız çözümde ısrar etmek Suriye’de iç savaşın yıllarca sürmesi anlamına geliyor.
Çözüm Esad’sız da olabilir. Ama dikkat edilirse Esad’lı ya da Esad’sız geçiş denirken kimse rejimden söz etmiyor, çünkü rejimin tamamen çökmesi halinde kurumların ayağa kalkması mümkün olmaz.
Öte yandan herkesin önceliği farklı ama IŞİD neredeyse Esad’dan önceki ortak hedef; hem ABD hem Rusya için. ABD bu konuda Suriyeli Kürtlerle müttefik. Rusların ise Türkiye ve ABD’nin desteklediği Selefi muhalif gruplarla arası yok.
Öncelik IŞİD olunca durum artık rejimi devirmekten farklı noktalara kaymış vaziyette. Yani siyasi çözüm için öncelikle IŞİD, El Nursa ve diğer Selefi yapılarla (bazılarına ılımlı denilse bile) savaşmak gerekiyor. Ayrıca, son aylardaki mülteci krizininin atılan bu adımlardaki etkisini küçümsememeli. Bu açıdan, Merkel’in de Esad’lı çözümden söz etmesi nedensiz değil.
Rusya’nın son manevrası
Bu siyasi süreçte ABD ve Rusya başrolü oynayacak, ikincil rolde İran, Türkiye, Katar yer alacak.
Rusya’nın son manevrasının birkaç gerekçesi var.
Rusya Libya’da olduğu gibi Suriye’yi terk etmeyecek. Suriye Ruslar için Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki son kale.
Giderek güç kaybeden ve yorulan Esad rejiminin Şam’dan, Humus, Halep ve Lazkiye’yi içeren, butik değil bizzat Suriye’nin asıl damarını oluşturan kentlerden oluşan bir bölgeye çekilme ihtimali söz konusu. Ve Ruslar bu son çekilme bölgesini koruyacak.
Masaya oturma zamanı
Bölgede İran’ın ABD ile nükleer anlaşma sonrası enerjisini Suriye’ye yöneltmiş olmasını da eklersek artık çözüm için masaya oturma zamanının yaklaşmakta olduğu anlaşılabilir.
Türkiye de Suriye politikasını henüz tam değiştirmemiş olmakla birlikte belli alanlarda ciddi revizyona gidiyor, gitmek zorunda kalınıyor. Cihatçı akışının kontrolünden sınırların daha sıkı denetlenmesine, IŞİD’le mücadeleden PYD’ye gözdağına, İncirlik’in açılmasına kadar.
Dört buçuk yılda uçuşa yasak bölgeden güvenlikli bölgeye kadar birçok alternatifi uluslararası açıdan kimseye kabul ettiremeyen Türkiye şimdi desteklediği grupların ilerlemesiyle elini güçlendirdi. Ilımlı olduğu hala tartışmalı olan Ahrar üş Şam grubu, gücü, savaş kabiliyetinin artması, olası bir siyasi çözüm için masaya oturtulduğunda, elde somut bir toprak parçasını tutması açısından, Türkiye’nin kendince elindeki kozlardan biri.
Olan Suriye halkına oldu
Sonuç olarak dört buçuk yıldır herkesin parmağını soktuğu kirli bir savaşta pat durumuna gelindi. Olan Suriye halkına oldu. Kimse kendi istediği Suriye’yi yaratamadı, yaratamayacak. Çünkü Ortadoğu’da sonucu romantik hayaller değil alandaki gerçeklikler ve çıkar çatışmaları belirliyor.
Ölümlerin ve savaşın bir an önce durması için herkesin makul öneri ve tavizlerle çözüm masasında bulunması gerekiyor. Barış sağlanır mı bilinmez. Ama kişisel ihtiraslar ve çıkarlar için artık Suriye halkının acı çekmesine son vermek gerekiyor.
Esad öyle ya da böyle yargılanacak. Tıpkı, Miloseviç gibi. Ama şuna karar vermek gerekiyor? Amaç savaşı durdurmak mı yoksa kişisel hırslarla Suriye’de olmayacak hayaller peşinde koşmak mı?
13 Ağustos 2015 Perşembe
Elini tetikten çeken şiddeti açığa düşürür
Suruç’taki katliam sonrası Türkiye’nin havası baştan aşağı değişti. Maalesef katledilen gençler unutuldu. Birileri bu acıyı bile yaşatmadan manipüle etti memleketi.
Sınırda IŞİD’in bir astsubayı öldürmesiyle eş zamanlı olarak İncirlik IŞID operasyonlarına açıldı ya da iki olay birbirine denk geldi. IŞİD’e savaş açıldığı söylendi, sadece birkaç IŞİD mevziisi bombalandı vs. o kadar.
Tam o sırada Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi havayı bulandırdı, görüş alanı flulaştı. Türkiye’de puslu havayı sevenler o dakikadan itibaren devreye girdi. PKK saldırıyı dolaylı olarak üstlendi; inisiyatifimiz dışındaki birimler vs. dendi.
PKK dâhil birileri Suruç katliamının üstünün örtülmesi için sanki ekstra çaba harcadı. Yani IŞİD konuşulurken konu PKK’ya, hedef de Kandil’in bombalanmasına döndü. O günden bu yana terör olayları, ölü sayıları ve saldırı haberleri artarak devam ediyor.
Şiddet şiddeti doğurdu
Bir kartopu misali aşağı yuvarlanırken şiddet büyüyor. Bu durumun herkese göre farklı gerekçesi ve sorumluları var tabii ki; devlet, PKK, Suriye politikası, masanın devrilmesi, provokasyonlar, tutulmayan sözler, seçim sonuçları vs. Hepsi biliniyor, sıralamak gereksiz.
Şiddet şiddeti doğurdu. Karşılıklı olarak pusuda bekleyen şiddet yanlıları ortaya çıkmakta gecikmedi.
‘Silahlar sussun’ diyenler hep vardı, hep var olacak
Oysa biz bu filmi görmüştük; medya, benzer siyasetçi dili yıllarca içinde bulunduğumuz atmosferde hep vardı. Sadece fırsatını bekliyorlardı. Medyada siyasette bazı şeyler değişti sanıyorduk, yanılmışız.
Ama, her iki taraftan da savaşı savunanlar kadar ‘Silahlar sussun’diyenler hep vardı, hep var olacak; konjonktürel barışçı ve savaşçıların tersine.
Şunu sormak gerekiyor: Yoksa 2011’de Silvan ile ara verilen ve bine yakın insanın hayatına mal olan bir yıllık sürecin sonunda olduğu gibi bu kez de birçok can kaybı sonrası ‘masaya dönüş’ filmini bir kez daha mı izleyeceğiz?
Hatırlatalım ve dikkat çekelim: Çözüm sürecinin gidişatıyle ilgili çeşitli sorular sorulduğunda “Ne yani siz savaş mı istiyorsunuz”diyerek, yıllardır barış sözcülüğünün yanından bile geçmemelerine rağmen barış şampiyonluğunu kimseye bırakmayanlar, şimdi savaş arabalarına binmiş gidiyor.
Madalyonun diğer yüzü
Ortadoğu ve Suriye’de silahlar daha uzun yıllar konuşacak ama Kuzey İrlanda ve Bask örneklerinde olduğu gibi yasal partilerin güçlenmesiyle silahlı hareketlerin kendilerini sorguladığı bir gerçek.
Evet, burası farklı bir ülke ve coğrafya.
Artık silahın kenara konduğu, siyasetin açtığı alanda süren mücadelenin, şiddete karşı barışçıl yöntemlerle devam etmesinin gerektiği bir dönemin eşiğindeyiz.
Bu nedenle PKK sivil ve yasal siyasetin nefes almasının önünü açmalı, silahları susturup ellerini tetikten çekmeli, ateşkes ilan etmeli. Ama en önemsi HDP gerçeğine alışmalı ve kendini yeni döneme uyarlamalı.
Artık hem Türkiye siyaseti hem de PKK HDP’ye alışmak zorunda. HDP eskinin 20 milletvekilli ya da grup kurmak için zorlanan partisi değil (Yoklamalara göre muhtemel bir seçimde konumunu koruyacak). Türkiyelileşme, demokratikleşme, Kürt sorunun çözme kabiliyetine sahip bir Türkiye partisi artık HDP. Seçmenlerinin çoğunun Kürt olması bu durumu değiştirmiyor.
Ama dünyadaki örneklerinde olduğu gibi yıllardır şunu söylüyorduk: Kürt sorununun çözümünde yasal, sivil siyasetin hem halk hem de parlamento nezdinde daha fazla katkı yapar, çözüm insanların öldüğü, sözün değersizleştiği, silahın insanları sağırlaştırdığı çatışma ortamında değil, hemen her konunun çekinmeden tartışılacağı bir siyasi zeminden çıkar. Hala da aynı fikirdeyiz.
PKK ayar vermekten vazgeçmeli
HDP’nin daha fazla inisiyatif alması için PKK/KCK’nın geri durması ve HDP’nin elini zorlaştırması değil önünün açması gerekir. Yani Türkiye siyaseti gibi PKK da HDP’nin önümüzdeki dönemde asıl ve belirleyici aktör olacağının kabullenmeli.
40 yıldır silahlı mücadeleyi önceleyen, dağlarda savaşan bir örgüt için bunun kabullenmek zor olsa da realite bu. PKK/KCK yasal siyasete alışmalı, çeşitli demeçlerle ‘ayar verme’ alışkanlığından vazgeçmeli.
Asıl önemlisi PKK Ortadoğu cangılında Arap ve Fars dünyasının ayak oyunlarının ortasında geleceğinin ancak Türkiye’yle olabileceğini bilerek sivil siyasetin yollarına alışmalı.
HDP de kendi konumu, yeni rolü ve etkisini bilerek daha aktif bir politika gütmeli.
Daha fazla Ortadoğululaştırmadan…
Türkiye bir bütün olarak sorunun çözümünü daha fazla Ortadoğululaştırmadan yol almalı. Öncelikle eller tetikten çekilmeli, sonra ateşkes sağlanmalı ve çözüm artık silahla olmamalı.
Devlet dâhil kimse şiddetle sonuca varamayacak, elini tetikten çeken şiddeti ve şiddeti savunanları açığa düşürecektir.
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Her savaş sizi kendisine benzetir
Türkiye Suriye ile resmen bir savaşta değil. Ancak, Suriye siyasi ve silahlı muhalefeti Türkiye’de örgütlendi, örgütleniyor. 2011’den bu yana Türkiye bu konuda taraf oluğunu saklamıyor.
Türkiye Suriye savaşına böylesine angaje olunca, Suriye de Türkiye’nin içine girdi. Türkiye belli anlamda Suriyelileşti.
‘Uzmanlar’ın haberi yok muydu yoksa?
Türkiye bu hareket tarzıyla uzun yıllar etkisi olacak bir politikanın tohumlarını ekerken Türkiye-Suriye sınırında bir Pakistanlaşma riskinden söz etmiştik. Bunların bir kısmını bölgedeki kişisel gözlem ve tecrübe, bir kısmını da bizzat benzer süreçleri yaşamış Pakistan istihbarat yetkililerinin bilgilerinden edinmiştik (Aralarında Taliban’ı Pakistan’da örgütlemiş ve savaştırmış isimler de vardı).
Bu isimler Pakistan’ın içine giren terörle başa çıkmaya çalışırken 2013 başında daha IŞİD henüz bugünkü haliyle ortada yokken şunu söylemişlerdi: “IŞİD benzeri yapılar ya Suriye’de durdurulur ya da tüm bölgeye yayılır. Türkiye cihatçı örgütlenmelere çok dikkat etsin.”
Bu, açık bir bilgiydi. Bu insanlar hala orada, Pakistan’da; tecrübelerini hala paylaşıyorlar. Tüm bunları Türkiye’deki uzmanların ve Suriye meselesine soyunanların bilmemesi imkansız. Yoksa Suriye konusunda mangalda kül bırakmayan‘uzmanlar’ın Afpak hikayesinden haberleri bile yok muydu?
Ama belli ki zamanında kimse cihatçı akımlar ve IŞİD meselesine kafa yormadı. Belki umursanmadı, son aylar haricinde. Bumerang teorisi unutuldu. Kimilerine göre Suriye’de iş kısa sürede bitecekti, dünya tecrübelerine gerek yoktu.
Gelinen nokta herkesin malumu…
Bundan sonra ne olacak?
IŞİD artık hem sınırın Suriye tarafında hem içimizde; katliam yapıyor. Suruç katliamını unutmamak lazım. Bu örgütün sınırda olmasının her zaman riskli olduğu ve sıkıştığı oranda komşu ülkelere ve sınırlara yöneleceği yazmış çizmiştik. Maalesef tüm bunlar doğru çıktı.
Bundan sonra ne olacak?
IŞID konusunda yeni bir safhaya geçildi. İncirlik’in ABD’nin kullanımına açılmasıyla IŞİD’in ilk kez Türkiye’ye doğrudan ateş açması bir tesadüf müydü? Muhtemelen öyle. Ama her savaşta olduğu, savaşların doğasında olduğu gibi Suriye savaşında da IŞID konusunda kırılma yaşandı.
Belli ki IŞİD konusunda ‘Tehdit oluşturmadığı, dokunmadığı sürece zararı yok’ politikası ‘sınıra dayandı.’ Sınırın Suriye tarafında rahatça siper kazan, mayın döşeyen, sırıtarak sivillerin geçişini engeleyen IŞİD militanlarını rahatlıklarının nedenleri hep tartışılıyordu. Bu görüntüleri artık görmeyeceğiz muhtemelen. Keşke bu yüzleşme 32 genç insan katledilmeden yaşansaydı.
Türkiye, İncirlik’in ABD tarafından kullanılmasına yeşil ışık yakma kararından sonra IŞİD’e karşı kurulan koalisyonun aktif bir üyesi artık. Kimilerinin söylediğinin aksine olan bitene dışarıdan bakma lüksü de yok bundan böyle.
Bu durum karşısında anlamsız, saçma kavramsallaştırmalara da gerek yok. Türkiye daha önce koalisyona dolayı destek verirken şimdi doğrudan koalisyonun ve IŞİD’le mücadelenin içinde. Hem ABD ile ortak hem de bağımsız hareket ediyor.
Türkiye’yi Suriye’ye çekmeye çalışanlar olduğu gibi Türkiye’de buna hevesli olanlar olduğunu, ABD’nin Türkiye’yi iç savaşın başında heveslendirdiğini, içeri girmesi için teşvik ettiğini, ama gerisini getirmediğini biliyoruz. Yani ABD’nin bölgede kendisi değil ama kendisi adına hareket edecek alt emperyal ülkeler aradığını ve uzun süre cihatçı muhaliflere de sıcak baktığı bilinir.
İŞİD operasyonu aynı zamanda Suriyeli Kürtlere de mesaj
İncirlik Üssü’nü ABD uçaklarına operasyon amaçlı olarak açma kararı PYD-YPG’nin Cerablus- Mare hattına dayanmış olmasıyla da ilişkili. Türkiye ABD’yle muhtemelen PYD’nin Afrin kantonuna ulaşmasını önlemek için anlaştı. İŞİD operasyonu aynı zamanda Suriyeli Kürtlere de mesaj. Üstelik IŞİD operasyonu Suriyeli silahlı muhalif grupların de elini rahatlatacak.
Ancak IŞİD operasyonu ile Kandil’in aynı zamanda bombalanmasının bu denklemdeki yeri hala soru işareti. İşin Kandil safhası Suriye’den çok iç politikayı tahkim etmeye ve ‘barış süreci’ni sonlandırmaya yönelik çok tehlikeli bir adım.
Suriye’ye girmeyi aklınıza bile getirmeyin
IŞİD’e karşı geç de olsa düğmeye basılmıştır. İçeride ve dışarıda çok dikkatli olmak gerekir. Sınırın Türkiye tarafındaki köyler, sınır hattındaki hareketler, ilçelerdeki yapılanmalar dikkatle izlenmeli.
Bundan sonrası için yapılacak ilk şey Suriye politikasını baştan sona yeniden ele almak ve Suriye’ye şu ya da bu şekilde girme fikrini akla bile getirmemek.
Öncelikle ‘IŞİD eşittir PYD’ mantığını aşmak, cihatçı-tekfirci örgütlerin uzun vadede ne kadar tehlikeli olabileceğini bir kez daha hesaba katmak gerekiyor.
Bugün IŞİD yarın Nusra olabilir
Türkiye için Suriye’den gelecek en büyük tehdit IŞİD, Nusra ve benzeri zihniyetteki örgütler.
Bugün IŞİD’in yaptığını irdelerken yarın Nusra benzeri örgütlerin Esad’ı yıkma çabalarının ardından hangi sınırlara ya da sıkıştıklarında nereye yöneleceğini değerlendirmek lazım.Pakistan örneğinde olduğu gib bu tür örgütlerin uzantılarının uzun vadede Türkiye’de kalacağını ve uzun yıllar etkili olacağını söylemek gerekiyor.
Bugün IŞİD’in yaptığını irdelerken yarın Nusra benzeri örgütlerin Esad’ı yıkma çabalarının ardından hangi sınırlara ya da sıkıştıklarında nereye yöneleceğini değerlendirmek lazım.Pakistan örneğinde olduğu gib bu tür örgütlerin uzantılarının uzun vadede Türkiye’de kalacağını ve uzun yıllar etkili olacağını söylemek gerekiyor.
Bu durum değerlendiriliyor mu acaba? Belli ki yanıt hayır.
Suriye bir cihatçı cenneti. Tekfirci, Selefi grupları ılımlı diye sunmak inandırıcı değil. Suriye’de ılımlı muhalefet diye tarif edilen yapıların ne kadar ılımlı olduğunu bir kez daha soralım.
Ve gözden kaçırmayalım, bu cihatçı grupların önümüzdeki dönemde daha da tehlikeli olma ihtimalleri yüksek. IŞİD konusunda olduğu gibi geç kalmadan önlem almak gerek.
Çünkü her savaş bir süre sonra sizi kendisine benzetir.
Savaş masası kuranlara bir uyarı: Savaş kötü bir şeydir
Suriye’de ayaklanma 2011 yılının Nisan ayında başladı. Muhalifler Esad yönetiminin sert tavrı karşısında çok çabuk silahlandı ya da silahlandırıldı. Suriye ayaklanması ne kadar iç dinamiklerin eseriyse, muhalifleri silahlandırma dış dinamiklerin, yani yakın ve uzak çevre ülkelerin eseri.
Bugünlerde konuşulan tampon bölge, güvenlikli bölge ya da Suriye içinde bir koridor, kısacası Suriye’ye girme fikri, Suriye ayaklanması başlar başlamaz gündeme getirilmişti. Kısa süre sonra bu fikir çöktü.
Olmadı, olmazdı da
O günlerde daha ayaklanma tazeyken bir ‘mülteci akını mühendisliği’ üzerinden Batı’nın desteği alınarak, Suriye içinde bir güvenlikli bölge kurma planlanmıştı. Evet, Batı, Türkiye’yi belki arkadan ittirip yalnız bıraktı ama birileri de o vakitlerde Suriye’ye girmeye hevesli, üç günde Şam’a ulaşacağından emindi.
İşte bu söylem o dönem ‘silahlı ayaklanmanın hızlanması/mülteci akını/tampon bölge’ sacayağı üzerine kurulan planın bir sonucuydu. Ama olmadı, olmazdı da.
Hem gerekçeleri zayıf hem de mantıklı değil
Gelgelelim belli ki dört yıl sonra birileri bu niyeti farklı gerekçelerle fiiliyata dönüştürmek istiyor; yani Türkiye’nin Suriye’ye girmesini.
Bu iyi bir fikir olmadığı gibi hem gerekçeleri zayıf hem de mantıklı değil.
Her şeyden önce komşu bir ülkeye yönelik askeri müdahaleye; Türkiye’nin Suriye’ye girmesine, Suriye içindeki savaşa dahil olmasına politik, insani, vicdani ve ülkenin geleceği açısından karşı olmak gerek.
Sorun sınır güvenliği mi yoksa Suriyeli Kürtlerin sınırın belli bölgesine hakim olması mı? Bunun için içeri girmeye gerek var mı?
Türkiye Suriye’nin içinde kimden taraf olacak?
Genel koşullardan başlarsak…
Komşu bir ülkeye askeri müdahale, komşu bir ülkede savaşa kalkışmak Türkiye’nin eksi hanesine yazılır. Hele bir Arap ülkesi olan komşumuza askeri müdahale, zaten negatif Osmanlı imajıyla bilenmiş Arap coğrafyasındaki bilinç altını yeniden harekete geçirir.
Kendini koruma gerekçesiyle bir ülkenin topraklarına girdiğinizde kimden yana taraf olacağınıza da karar vereniz gerekir. Türkiye Suriye’nin içinde kimden taraf olacak?
Başta ABD ve Batı kamuoyunun IŞİD’le mücadele edenleri desteklediği bir vakıa. Türkiye IŞİD’i terör örgütü ilan etse bile sınır boyunda bu örgütle pek fazla sorun yaşamış değil. Şimdi ne değişti de IŞİD tehdit olarak ortaya çıktı? Kimilerine göre‘Suriye’ye girmek’ için bunun bir bahane olduğu algısı yaygın.
Hesaplanmayan gereklilik
Suriye’ye girmek (buram buram oryantalizm koksa bile bir gerçeklik olarak) Suriye’de oluşan bataklığa dalmak anlamına gelir. Girmek bir yana nasıl ve ne zaman çıkılacağı meçhuldür. Askerler daha iyi bilir: Bir yere girmeden önce çıkma planları yapılır. Yapılmış mıdır?
Girildiği takdirde Suriye içindeki hangi grupla işbirliği yapılacak?. Hangi grup öncü, artçı olacak?. Kaideci Nusra mı, Sefefi İslami Cephe mi, IŞİD mi, Kürtler mi? Sadece ismi kalan ÖSO mu?
Türkiye sınırlarının korunması gerektiğini dört yıl önce Suriye iç savaşına angaje olurken hesaplamamış ve iş bu noktaya gelmiştir.
Bugüne kadar IŞID’ın kontrol ettiği sınır boyları tehlike arz etmezken şimdi PYD/YPG’ye geçen sınır hattının neden tehlike yarattığı kamuoyuna açıkça anlatılmalı.
Eğer sınırın öte tarafındaki PYD/YPG bölgenin nüfus yapısını değiştirme girişiminde bulunuyorsa, Suriye’ye girmek yerine, bunu onlarla konuşacak ve sorunu çözecek birçok kanal mevcut. Üstelik bu kanallar Türkiye’dedir ve konuşulduğu takdirde sınırın korunması da kolaylaşır.
Hata olur
Türkiye Suriye’ye girerse bu durumun, Türkiye içinde yansımalarının olmayacağını, Kürtlerin hareketlenmeyeceğini düşünmek hata olur.
Tüm bunlara rağmen birileri gözünü karartıysa bilemeyiz.
Ama bunca savaş görmüş biri olarak, şimdiden savaş masası kuranlara şunu söylemek isterim: Savaş kötü bir şeydir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)