13 Ağustos 2015 Perşembe


Elini tetikten çeken şiddeti açığa düşürür


Suruç’taki katliam sonrası Türkiye’nin havası baştan aşağı değişti. Maalesef katledilen gençler unutuldu. Birileri bu acıyı bile yaşatmadan manipüle etti memleketi.
Sınırda IŞİD’in bir astsubayı öldürmesiyle eş zamanlı olarak İncirlik IŞID operasyonlarına açıldı ya da iki olay birbirine denk geldi. IŞİD’e savaş açıldığı söylendi, sadece birkaç IŞİD mevziisi bombalandı vs. o kadar.
Tam o sırada Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi havayı bulandırdı, görüş alanı flulaştı. Türkiye’de puslu havayı sevenler o dakikadan itibaren devreye girdi. PKK saldırıyı dolaylı olarak üstlendi; inisiyatifimiz dışındaki birimler vs. dendi.
PKK dâhil birileri Suruç katliamının üstünün örtülmesi için sanki ekstra çaba harcadı. Yani IŞİD konuşulurken konu PKK’ya, hedef de Kandil’in bombalanmasına döndü. O günden bu yana terör olayları, ölü sayıları ve saldırı haberleri artarak devam ediyor.

Şiddet şiddeti doğurdu

Bir kartopu misali aşağı yuvarlanırken şiddet büyüyor. Bu durumun herkese göre farklı gerekçesi ve sorumluları var tabii ki; devlet, PKK, Suriye politikası, masanın devrilmesi, provokasyonlar, tutulmayan sözler, seçim sonuçları vs. Hepsi biliniyor, sıralamak gereksiz.
Şiddet şiddeti doğurdu. Karşılıklı olarak pusuda bekleyen şiddet yanlıları ortaya çıkmakta gecikmedi.

 ‘Silahlar sussun’ diyenler hep vardı, hep var olacak

Oysa biz bu filmi görmüştük; medya, benzer siyasetçi dili yıllarca içinde bulunduğumuz atmosferde hep vardı. Sadece fırsatını bekliyorlardı. Medyada siyasette bazı şeyler değişti sanıyorduk, yanılmışız.
Ama, her iki taraftan da savaşı savunanlar kadar ‘Silahlar sussun’diyenler hep vardı, hep var olacak; konjonktürel barışçı ve savaşçıların tersine.
Şunu sormak gerekiyor: Yoksa 2011’de Silvan ile ara verilen ve bine yakın insanın hayatına mal olan bir yıllık sürecin sonunda olduğu gibi bu kez de birçok can kaybı sonrası ‘masaya dönüş’ filmini bir kez daha mı izleyeceğiz?
Hatırlatalım ve dikkat çekelim: Çözüm sürecinin gidişatıyle ilgili çeşitli sorular sorulduğunda “Ne yani siz savaş mı istiyorsunuz”diyerek, yıllardır barış sözcülüğünün yanından bile geçmemelerine rağmen barış şampiyonluğunu kimseye bırakmayanlar, şimdi savaş arabalarına binmiş gidiyor.

Madalyonun diğer yüzü

Ortadoğu ve Suriye’de silahlar daha uzun yıllar konuşacak ama Kuzey İrlanda ve Bask örneklerinde olduğu gibi yasal partilerin güçlenmesiyle silahlı hareketlerin kendilerini  sorguladığı bir gerçek.
Evet, burası farklı bir ülke ve coğrafya.
Artık silahın kenara konduğu, siyasetin açtığı alanda süren mücadelenin, şiddete karşı barışçıl yöntemlerle devam etmesinin gerektiği bir dönemin eşiğindeyiz.
Bu nedenle PKK sivil ve yasal siyasetin nefes almasının önünü açmalı, silahları susturup ellerini tetikten çekmeli, ateşkes ilan etmeli. Ama en önemsi HDP gerçeğine alışmalı ve kendini yeni döneme uyarlamalı.
Artık hem Türkiye siyaseti hem de PKK HDP’ye alışmak zorunda. HDP eskinin 20 milletvekilli ya da grup kurmak için zorlanan partisi değil (Yoklamalara göre muhtemel bir seçimde konumunu koruyacak). Türkiyelileşme, demokratikleşme, Kürt sorunun çözme kabiliyetine sahip bir Türkiye partisi artık HDP. Seçmenlerinin çoğunun Kürt olması bu durumu değiştirmiyor.
Ama dünyadaki örneklerinde olduğu gibi yıllardır şunu söylüyorduk: Kürt sorununun çözümünde yasal, sivil siyasetin hem halk hem de parlamento nezdinde daha fazla katkı yapar, çözüm insanların öldüğü, sözün değersizleştiği, silahın insanları sağırlaştırdığı çatışma ortamında değil, hemen her konunun çekinmeden tartışılacağı bir siyasi zeminden çıkar. Hala da aynı fikirdeyiz.

PKK ayar vermekten vazgeçmeli

HDP’nin daha fazla inisiyatif alması için PKK/KCK’nın geri durması ve HDP’nin elini zorlaştırması değil önünün açması gerekir. Yani Türkiye siyaseti gibi PKK da HDP’nin önümüzdeki dönemde asıl ve belirleyici aktör olacağının kabullenmeli.
40 yıldır silahlı mücadeleyi önceleyen, dağlarda savaşan bir örgüt için bunun kabullenmek zor olsa da realite bu. PKK/KCK yasal siyasete alışmalı, çeşitli demeçlerle ‘ayar verme’ alışkanlığından vazgeçmeli.
Asıl önemlisi PKK Ortadoğu cangılında Arap ve Fars dünyasının ayak oyunlarının ortasında geleceğinin ancak Türkiye’yle olabileceğini bilerek sivil siyasetin yollarına alışmalı.
HDP de kendi konumu, yeni rolü ve etkisini bilerek daha aktif bir politika gütmeli.

Daha fazla Ortadoğululaştırmadan…

Türkiye bir bütün olarak sorunun çözümünü daha fazla Ortadoğululaştırmadan yol almalı. Öncelikle eller tetikten çekilmeli, sonra ateşkes sağlanmalı ve çözüm artık silahla olmamalı.
Devlet dâhil kimse şiddetle sonuca varamayacak, elini tetikten çeken şiddeti ve şiddeti savunanları açığa düşürecektir.

3 Ağustos 2015 Pazartesi


Her savaş sizi kendisine benzetir


Türkiye Suriye ile resmen bir savaşta değil. Ancak, Suriye siyasi ve silahlı muhalefeti Türkiye’de örgütlendi, örgütleniyor. 2011’den bu yana Türkiye bu konuda taraf oluğunu saklamıyor.
Türkiye Suriye savaşına böylesine angaje olunca, Suriye de Türkiye’nin içine girdi. Türkiye belli anlamda Suriyelileşti.

‘Uzmanlar’ın haberi yok muydu yoksa?

Türkiye bu hareket tarzıyla uzun yıllar etkisi olacak bir politikanın tohumlarını ekerken Türkiye-Suriye sınırında bir Pakistanlaşma riskinden söz etmiştik. Bunların bir kısmını bölgedeki kişisel gözlem ve tecrübe, bir kısmını da bizzat benzer süreçleri yaşamış Pakistan istihbarat yetkililerinin bilgilerinden edinmiştik (Aralarında  Taliban’ı Pakistan’da örgütlemiş ve savaştırmış isimler de vardı).
Bu isimler Pakistan’ın içine giren terörle başa çıkmaya çalışırken 2013 başında daha IŞİD henüz bugünkü haliyle ortada yokken şunu söylemişlerdi: “IŞİD benzeri yapılar ya Suriye’de durdurulur ya da tüm bölgeye yayılır. Türkiye cihatçı örgütlenmelere çok dikkat etsin.”
Bu, açık bir bilgiydi. Bu insanlar hala orada, Pakistan’da; tecrübelerini hala paylaşıyorlar. Tüm bunları Türkiye’deki uzmanların ve Suriye meselesine soyunanların bilmemesi imkansız. Yoksa Suriye konusunda mangalda kül bırakmayan‘uzmanlar’ın Afpak hikayesinden haberleri bile yok muydu?
Ama belli ki zamanında kimse cihatçı akımlar ve IŞİD meselesine kafa yormadı. Belki umursanmadı, son aylar haricinde. Bumerang teorisi unutuldu. Kimilerine göre Suriye’de iş kısa sürede bitecekti, dünya tecrübelerine gerek yoktu.
Gelinen nokta herkesin malumu…

Bundan sonra ne olacak?

IŞİD artık hem sınırın Suriye tarafında hem içimizde; katliam yapıyor. Suruç katliamını unutmamak lazım. Bu örgütün sınırda olmasının her zaman riskli olduğu ve sıkıştığı oranda komşu ülkelere ve sınırlara yöneleceği yazmış çizmiştik. Maalesef tüm bunlar doğru çıktı.
Bundan sonra ne olacak?
IŞID konusunda yeni bir safhaya geçildi. İncirlik’in ABD’nin kullanımına açılmasıyla IŞİD’in ilk kez Türkiye’ye doğrudan ateş açması bir tesadüf müydü? Muhtemelen öyle. Ama her savaşta olduğu, savaşların doğasında olduğu gibi Suriye savaşında da IŞID konusunda kırılma yaşandı.
Belli ki IŞİD konusunda ‘Tehdit oluşturmadığı, dokunmadığı sürece zararı yok’ politikası ‘sınıra dayandı.’ Sınırın Suriye tarafında rahatça siper kazan, mayın döşeyen, sırıtarak sivillerin geçişini engeleyen IŞİD militanlarını rahatlıklarının nedenleri hep tartışılıyordu. Bu görüntüleri artık görmeyeceğiz muhtemelen. Keşke bu yüzleşme 32 genç insan katledilmeden yaşansaydı.
Türkiye, İncirlik’in ABD tarafından kullanılmasına yeşil ışık yakma kararından sonra IŞİD’e karşı kurulan koalisyonun aktif bir üyesi artık. Kimilerinin söylediğinin aksine olan bitene dışarıdan bakma lüksü de yok bundan böyle.
Bu durum karşısında anlamsız, saçma kavramsallaştırmalara da gerek yok. Türkiye daha önce koalisyona dolayı destek verirken şimdi doğrudan koalisyonun ve IŞİD’le mücadelenin içinde. Hem ABD ile ortak hem de bağımsız hareket ediyor.
Türkiye’yi Suriye’ye çekmeye çalışanlar olduğu gibi Türkiye’de buna hevesli olanlar olduğunu, ABD’nin Türkiye’yi iç savaşın başında heveslendirdiğini, içeri girmesi için teşvik ettiğini, ama gerisini getirmediğini biliyoruz. Yani ABD’nin bölgede kendisi değil ama kendisi adına hareket edecek alt emperyal ülkeler aradığını ve uzun süre cihatçı muhaliflere de sıcak baktığı bilinir.

İŞİD operasyonu aynı zamanda Suriyeli Kürtlere de mesaj

İncirlik Üssü’nü ABD uçaklarına operasyon amaçlı olarak açma kararı PYD-YPG’nin Cerablus- Mare hattına dayanmış olmasıyla da ilişkili. Türkiye ABD’yle muhtemelen PYD’nin Afrin kantonuna ulaşmasını önlemek için anlaştı.  İŞİD operasyonu aynı zamanda Suriyeli Kürtlere de mesaj. Üstelik IŞİD operasyonu Suriyeli silahlı muhalif grupların de elini rahatlatacak.
Ancak IŞİD operasyonu ile Kandil’in aynı zamanda bombalanmasının bu denklemdeki yeri hala soru işareti. İşin Kandil safhası Suriye’den çok iç politikayı tahkim etmeye ve ‘barış süreci’ni sonlandırmaya yönelik çok tehlikeli bir adım.

Suriye’ye girmeyi aklınıza bile getirmeyin

IŞİD’e karşı geç de olsa düğmeye basılmıştır. İçeride ve dışarıda çok dikkatli olmak gerekir. Sınırın Türkiye tarafındaki köyler, sınır hattındaki hareketler, ilçelerdeki yapılanmalar dikkatle izlenmeli.
Bundan sonrası için yapılacak ilk şey Suriye politikasını baştan sona yeniden ele almak ve Suriye’ye şu ya da bu şekilde girme fikrini akla bile getirmemek.
Öncelikle ‘IŞİD eşittir PYD’ mantığını aşmak, cihatçı-tekfirci örgütlerin uzun vadede ne kadar tehlikeli olabileceğini bir kez daha hesaba katmak gerekiyor.

Bugün IŞİD yarın Nusra olabilir


Türkiye için Suriye’den gelecek en büyük tehdit IŞİD, Nusra ve benzeri zihniyetteki örgütler.
Bugün IŞİD’in yaptığını irdelerken yarın Nusra benzeri örgütlerin Esad’ı yıkma çabalarının ardından hangi sınırlara ya da sıkıştıklarında nereye yöneleceğini değerlendirmek lazım.Pakistan örneğinde olduğu gib bu tür örgütlerin uzantılarının uzun vadede Türkiye’de kalacağını ve uzun yıllar etkili olacağını söylemek gerekiyor.
Bu durum değerlendiriliyor mu acaba? Belli ki yanıt hayır.
Suriye bir cihatçı cenneti. Tekfirci, Selefi grupları ılımlı diye sunmak inandırıcı değil. Suriye’de ılımlı muhalefet diye tarif edilen yapıların ne kadar ılımlı olduğunu bir kez daha soralım.
Ve gözden kaçırmayalım, bu cihatçı grupların önümüzdeki dönemde daha da tehlikeli olma ihtimalleri yüksek. IŞİD konusunda olduğu gibi geç kalmadan önlem almak gerek.
Çünkü her savaş bir süre sonra sizi kendisine benzetir.


Savaş masası kuranlara bir uyarı: Savaş kötü bir şeydir


 Suriye’de ayaklanma 2011 yılının Nisan ayında başladı. Muhalifler Esad yönetiminin sert tavrı karşısında çok çabuk silahlandı ya da silahlandırıldı. Suriye ayaklanması ne kadar iç dinamiklerin eseriyse, muhalifleri silahlandırma dış dinamiklerin, yani yakın ve uzak çevre ülkelerin eseri.
Bugünlerde konuşulan tampon bölge, güvenlikli bölge ya da Suriye içinde bir koridor, kısacası Suriye’ye girme fikri, Suriye ayaklanması başlar başlamaz gündeme getirilmişti. Kısa süre sonra bu fikir çöktü.

Olmadı, olmazdı da

O günlerde daha ayaklanma tazeyken bir ‘mülteci akını mühendisliği’ üzerinden Batı’nın desteği alınarak, Suriye içinde bir güvenlikli bölge kurma planlanmıştı. Evet, Batı, Türkiye’yi belki arkadan ittirip yalnız bıraktı ama birileri de o vakitlerde Suriye’ye girmeye hevesli, üç günde Şam’a ulaşacağından emindi.
İşte bu söylem o dönem ‘silahlı ayaklanmanın hızlanması/mülteci akını/tampon bölge’ sacayağı üzerine kurulan planın bir sonucuydu. Ama olmadı, olmazdı da.

Hem gerekçeleri zayıf hem de mantıklı değil

Gelgelelim belli ki dört yıl sonra birileri bu niyeti farklı gerekçelerle fiiliyata dönüştürmek istiyor; yani Türkiye’nin Suriye’ye girmesini.
Bu iyi bir fikir olmadığı gibi hem gerekçeleri zayıf hem de mantıklı değil.
Her şeyden önce komşu bir ülkeye yönelik askeri müdahaleye; Türkiye’nin Suriye’ye girmesine, Suriye içindeki savaşa dahil olmasına politik, insani, vicdani ve ülkenin geleceği açısından karşı olmak gerek.
Sorun sınır güvenliği mi yoksa Suriyeli Kürtlerin sınırın belli bölgesine hakim olması mı? Bunun için içeri girmeye gerek var mı?

Türkiye Suriye’nin içinde kimden taraf olacak?

Genel koşullardan başlarsak…
Komşu bir ülkeye askeri müdahale, komşu bir ülkede savaşa kalkışmak Türkiye’nin eksi hanesine yazılır. Hele bir Arap ülkesi olan komşumuza askeri müdahale, zaten negatif Osmanlı imajıyla bilenmiş Arap coğrafyasındaki bilinç altını yeniden harekete geçirir.
Kendini koruma gerekçesiyle bir ülkenin topraklarına girdiğinizde kimden yana taraf olacağınıza da karar vereniz gerekir. Türkiye Suriye’nin içinde kimden taraf olacak?
Başta ABD ve Batı kamuoyunun IŞİD’le mücadele edenleri desteklediği bir vakıa. Türkiye IŞİD’i terör örgütü ilan etse bile sınır boyunda bu örgütle pek fazla sorun yaşamış değil. Şimdi ne değişti de IŞİD tehdit olarak ortaya çıktı? Kimilerine göre‘Suriye’ye girmek’ için bunun bir bahane olduğu algısı yaygın.

Hesaplanmayan gereklilik

Suriye’ye girmek (buram buram oryantalizm koksa bile bir gerçeklik olarak) Suriye’de oluşan bataklığa dalmak anlamına gelir. Girmek bir yana nasıl ve ne zaman çıkılacağı meçhuldür. Askerler daha iyi bilir: Bir yere girmeden önce çıkma planları yapılır. Yapılmış mıdır?
Girildiği takdirde Suriye içindeki hangi grupla işbirliği yapılacak?. Hangi grup öncü, artçı olacak?. Kaideci Nusra mı, Sefefi İslami Cephe mi, IŞİD mi, Kürtler mi? Sadece ismi kalan ÖSO mu?
Türkiye sınırlarının korunması gerektiğini dört yıl önce Suriye iç savaşına angaje olurken hesaplamamış ve iş bu noktaya gelmiştir.
Bugüne kadar IŞID’ın kontrol ettiği sınır boyları tehlike arz etmezken şimdi PYD/YPG’ye geçen sınır hattının neden tehlike yarattığı kamuoyuna açıkça anlatılmalı.
Eğer sınırın öte tarafındaki PYD/YPG bölgenin nüfus yapısını değiştirme girişiminde bulunuyorsa, Suriye’ye girmek yerine, bunu onlarla konuşacak ve sorunu çözecek birçok kanal mevcut. Üstelik bu kanallar Türkiye’dedir ve konuşulduğu takdirde sınırın korunması da kolaylaşır.

Hata olur

Türkiye Suriye’ye girerse bu durumun, Türkiye içinde yansımalarının olmayacağını, Kürtlerin hareketlenmeyeceğini düşünmek hata olur.
Tüm bunlara rağmen birileri gözünü karartıysa bilemeyiz.
Ama bunca savaş görmüş biri olarak, şimdiden savaş masası kuranlara şunu söylemek isterim: Savaş kötü bir şeydir.

26 Haziran 2015 Cuma




KOBANİ: IŞID NİYE SALDIRDI?




IŞİD’in Kobani saldırısı son dönemin en büyük sivil katliamlarından. Ancak saldırının yöntemi, zamanlaması ve hedefi akıllara pek çok soruyu getirmekte.
Tel Abyad’dan kovulan IŞİD’in bir anda tüm bölgeden çekildiğini ya da eylem kapasitesinin azaldığını düşünmek yanıltı. Üstelik IŞİD gibi asker sivil, çoluk çocuk ayırt etmeden katledebilen bir anlayış için hedef bulmak da zor değil maalesef.
Bu açıdan IŞİD’e karşı mücadelede tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamak ‘bu iş bitti ‘ dememek gerek gerek. Bu sadece Suriye halkı için değil komşu memleketler için de geçerli.

Peki IŞİD neden Kobani’ye saldırdı?

İNTİKAM: Kobani IŞİD açısından bir kırılma noktasıydı. Bölgede kendilerini karşı doğrudan direnen neredeyse sadece Kürtler oldu. Kürtler ÖSO’ya bağlı Fırat Volkanı adlı grupla IŞİD’e karşı günlerce savaştı ve Kobani’de kazandı. IŞİD bu yenilgiyi unutmuyor. Kobani’ye saldırarak hem Kobani hem de Tel Abyad’ın intikamını almak istedi.

PSİKOLOJİK ÜSTÜNLÜK: Kobani’de yenilen IŞİD bölgedeki psikolojik üstünlüğü tam olmasa da belli oranda yitirdi. Türkiye sınırından belli oranda uzaklaşmak zorunda kaldı. Özellikle Tel Abyad’ın da düşmesi sonrası sınırla bağı daha da azaldı. YPG ve Fırat Volkanı grubu ( YGP içinde Arap, Hristiyan, Türk unsurlar da var) karşısında elden kaçırdığı psikolojik üstünlüğü  böyle bir saldırı ile, korku yayarak yeniden el etmeye çalıştı. Ayrıca Haseke saldırısının da aynı gün gerçekleştiğini söylemek gerek.
TARAFTARLARINA MESAJ: Kobani’den ve Tel Abyad’dan kovulan IŞID’in elinde Rakka gibi önemli bir kent ve bölge ile Cerabsul tarafındaki bölge kaldı. Kaybedilen bölgeler IŞİD militanları üzerinde olumsuz etki yapıyor ve örgüt içinde tartışmalar başlıyor, az sayıda kopuş, çok sayıda infaz gerçekleşiyor. Bu saldırılarda kendi militanların konsolide etmeye çalışıyor. Ayakta ve güçlü olduğu mesajını vermeye başlıyor.

HEDEF SAPTIRMA: Kobani katliamı ve Haseke saldısıyla, YPG’nin bir sonraki adımı olarak görülen Cerablus Afrin arasındaki bölgeye yönelik saldırıyı durdurmak. Dikkatleri Haseke ve Kobani’ye çevirmek ve Yaklaşık 400 kilometredeki Kürt hattının güvenlikte olmadığı mesajı vermekte.


SONUÇ: IŞİD belli ülkeler tarafından kullanılıyor ve ‘kullanışlı’ çok amaçlı bir örgüt niteliğinde. Kimin işine geliyorsa onunla işbirliği yapabiliyor ama bu IŞİD’in kendi başına kendi dinamiği olan ve Suriye’deki iç dinamiğin ortaya çıkardığı, iç savaşın körüklenmesiyle güçlenen bir örgüt olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Yani hatayı ‘orada burada’ değil Suriye’deki iç savaşın geldiği/getirildiği noktada aramak gerekiyor. Ve sınırların kim ve kimlerle daha iyi korunabileceğini bir kez daha düşünmek gerek.

22 Haziran 2015 Pazartesi



Türkiye için Tel Abyad ve sonrası…
18/06/2015 diken.com
Tel Abyad iki sene önce El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra militanlarının da arasında bulunduğu Özgür Suriye Ordusu’na bağlı silahlı muhaliflerin eline geçmişti. Ardından, IŞİD geldi ve El Nusra ile diğer muhalifleri kovaladı. Bildik bir Suriye değiş tokuşu yaşandı yani.
Bu iki duruma da Türkiye pek ses çıkarmadı.  Oysa Tel Abyad’ın ÖSO’dan IŞİD’e geçmesi Türkiye açısından büyük bir tehlikeydi.
Ne zaman ki Kobani savaşı sonrası, YPG Tel Abyad’ı aldı, farklı sesler çıkmaya başladı. Sanki, başından beri Suriyeli Kürtlerin ilerleyişi, de facto kantonlar karşısındaki her oluşum tercih edilebilir gibi bir hava söz konusuydu.
İlk çatlak Kobani’de yaşandı. 
ABD’nin IŞİD savaşında kara müttefiki olarak Irak’ta peşmerge ve Irak ordusunu, Suriye’de YPG’yi seçmesi nedensiz değildi. Çünkü ABD cihatçı gruplarla işbirliği yapmak istemiyordu (Bu arada ABD’nin El Nusra ile el altından işbirliği yaptığını da söyleyelim).
Ama YPG yalnız değildi Kobani’de. Kobani savunmasını ÖSO’ye bağlı Fırat Volkanı adlı grup ve peşmergeyle yapmış, Türkiye de ÖSO’nun denkleme girmesini desteklemişti.
Şimdi Tel Abyad IŞİD’in elinden alınırken Fırat Volkanı adlı grup yine var. Ama nedense Türkiye bu kez grubun adını bile anmıyor. Suriye muhalefeti ‘Fırat Volkanı bizden değil’ gibi açıklamalar yapıyor.
Neden?
Suriye’de tek bir karta oynayan Türkiye yıllar önce Irak’ta olduğu gibi şimdi de Suriye’de Kürtleri hala hesaba katmamakla hata mı ediyor?   
Üstelik Türkiyeli ve Suriyeli Kürtler akraba ve sınırın iki yanında yaşıyor. Yani böylesine de nazik bir konu bu. Kobani’de görüldü bu.
Başlangıçta, yanlış bir değerlendirmeyle hesaba katılmıyorlardı belki ama Suriyeli Kürtler, Suriye’nin geleceğindeki önemli unsurlardan biri.
Tel Abyad’ın alınmasıyla Baas dönemindeki Araplaştırma politikalarının sonucu oluşan boşluklardan biri daha kapatıldı. Başından bu yana Esad rejimine ve Baas politikalarına karşı çıkanların, konu Kürtler olunca bu durumu görmezden gelmeleri de çelişki.
Şimdi ABD, YPG ve ÖSO Rakka’ya giden yolları keserek IŞİD’e karşı harekât başlatabilir.
İkinci seçenek Afrin’e doğru, batı bölgesine yönelik yeni bir muharebe.
Bu durumda Afrin bölgesi ile Kobane birleşebilir yani Suriye’deki Kürt hattı tamamlanabilir ama bu şimdilik kolay değil çünkü orada diğer muhalif gruplar var. Üstelik bu cephe Halep harekatıyla ilgili.
Ama her koşulda IŞİD Türkiye’ye yakın bölgeleri kaybediyor ki bu olumlu bir gelişme.
Peki, Türkiye, Suriye’de Kürtlerle yeni bir politika yeni bir gelecek üzerinden kafa yorması doğru olmaz mı?  Çünkü ‘büyük’ ülke ya da Ortadoğu’da önemli bir ülke olmak farklı durumlara göre farklı pozisyon alabilme ve geleceği görebilme, ön alma yeteneğiyle ilgili.
Ortadoğu için iki bildik motto vardır.
Birincisi: Ortadoğu’nun zemini kaygandır. Dikkat etmek gerekir (Biraz oryantalist bir yaklaşımdır).
İkincisi: Siz Ortadoğu’ya girerseniz, o da sizin içinize girer.
Üçüncüsü de benden:  Ortadoğu’yla ilgili yeterli birikim ve tecrübeniz yoksa yanılırsınız.
Bu üç mottoyu bir araya getirdiğimizde Tel Abyad’da olan biteni belki anlamak daha kolaylaşabilir.
Tel Abyad’da olanlar ve bundan sonra olabilecekler, dört yıl önce Suriye politikasının temelleri atılırken, muhtemel gelişmelerin hesaba katılmadığının bir göstergesi.
Esad yönetimi giderek sıkışıyor ama hep söyleyegeldiğimiz gibi Esadlı, Esadsız, parçalanmış, bölgelere ayrılmış ya da bir beş yıl daha sürecek bir iç savaşta kimsenin istediği olmayacak… Bu savaşın tahmin edilmeyen sonuçları, Türkiye dahil etraftaki herkesi derinden etkileyecek… Ve tabii ki Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin, o ülkenin vatandaşları olarak önemli rolleri olacak ve yeni bir Suriye ülkedeki tüm gruplarla birlikte kurulabilecek.
Doğrudur, IŞİD sadece IŞİD değildir. IŞİD bir sonuçtur. Bu noktaya gelmesinde birçok gerekçe vardır.

Ama sonuçta her seçenek IŞİD ve benzeri zihniyetlerden iyidir; hem insanlık hem Türkiye için.

Suriye sınırında ne oluyor, Türkiye’yi nasıl etkiler…
14/06/2015 diken.com
Suriye’de yeni gelişmeler var. Bu gelişmeler ülkede son raunda girişin de habercisi gibi. Aynı gelişmeler, Türkiye’de siyaseti, koalisyon tartışmalarını ve partileri doğrudan ilgilendirme kapasitesine sahip.
Bunlardan biri ve önemlisi Tel Abyad’la ilgili. Anlatalım.
İşin sıcak kısmı şu: Suriye’nin kuzeyinde Kürt silahlı güçler yani YPG, Kobane ile Cizire kantonları arasındaki Tel Abyad’da IŞİD’e karşı savaşıyor, ABD de havadan vuruyor. YPG’nin yanında ÖSO’dan küçük bir birlik de var (zaten ÖSO’nun tek mevcudiyeti burada ).
IŞİD buradan sökülürse ki öyle görünüyor, Suriyeli Kürtler Kobane ile Cizire kantonu arasındaki kopukluğa son verecek, bu başlıbaşına önemli.
Dahası, İŞİD’de Türkiye sınırından uzaklaşmak zorunda kalacak.
Türkiye sınırındaki tehlikeyi YPG ve ABD temizliyor gibi görünüyor. Böylece IŞİD daha zor durumda kalacak. Görünen o ki Tel Abyad IŞİD’in elinden çıkacak.
Aksi zor görünmekle birlikte IŞİD’in buralarda üstünlüğü ele geçirmesi halinde ne olacağını düşünmek bile korkutucu ve Türkiye’deki dengeleri alt üst edebilir. Tel Abyad İŞİD’in elinde kalırsa bu Turkiye için ciddi sorun yaratabilir. Yeni bir Kobane ortaya çıkabilir.

Bu sıralarda Akçakale’ye yönelik göçün nedeni bu çatışma. İnsanlar, çatışmalardan, ama asıl IŞİD’den kaçıyor. Türkiye sınırda zorluk çıkarıyor. Bir takım ne idüğü belirsiz IŞID militanları tel örgülerin hemen diğer yanında boy gösterisi yapabiliyor. Neyse ki Türkiye sonunda sınırda bekleyenlerin geçişine izin verdi.
Türkiye’ye fatura çıkmaya başlıyor gibi
Türkiye birçok açıdan çok kırılgan bir noktada. Suriye’de rejim düşsün düşmesin Türkiye’ye fatura çıkmaya başlıyor gibi (Diyarbakır’da patlayan bombaları ve işlenen cinayetleri bu gelişmeler ışığında değerlendirmek gerek. Bu saldırıları IŞİD’in yaptirdigi iddialari var. Ama IŞİD’in gizli servisler gibi uzantıları var. IŞİD üyelerinin gizli servislere çalıştığı da biliniyor)
Türkiye YPG, IŞİD ve El Kaide’yle sınır ülkesi ve ileride kiminle komşu olacağına karar vermek durumunda.
Ne yapmalı?
Söyleyeyim: Kapılar mültecilere sonuna kadar açık olmak şartıyla artık sınırlar eskisi gibi olmamalı. İkincisi Türkiye’de koalisyon tartışmalarıyla birlikte yeni bir Suriye politikasını acilen devreye sokulmalı. Çünkü önceki çöktü.
Yani, Tel Abyad’da yeni bir Kobane sendromu yaşanmaması için dikkatli olmak gerekir; hem söylemde hem de eylemde.


9 Haziran 2015 Salı


HDP BARAJI NASIL AŞTI?
HDP’nin aldığı sonuç beklentilerin üzerinde gerçekleşti. Bunun belli nedenleri var tabii ki. Ancak en önemli sonuç 12 Eylül cuntasının Türkiye’nin önüne koyduğu o ‘utanç verici’ engelin, yüzde 10 seçim barajının yıkılması oldu.
Peki HDP barajı nasıl aştı?
Başkanlık sistemine karşı kurulan seçim stratejisi: İlk başta başkanlık rejimine karşı kurulan bir seçim stratejisinin başarısından söz etmek gerek. HDP bu konuda çıtayı en yükseğe koyarak şu ya da bu partideki ‘başkanlık sistemi’ karşıtı seçmenin desteğinin aldı.
Muhtemelen, bu konunun sonuca ne kadar etki ettiğini önümüzdeki dönemlerdeki yoklamalar ortaya çıkaracak ama‘başkanlık sistemine karşı’ kurulan seçim stratejisi iş yaptı (Ak Parti seçmeninin de başkanlık sistemine karşı olduğu da ortaya çıktı denilebilir).
Selahattin Demirtaş faktörü: Üslubu, yaklaşımı ve çizdiği lider profili, esprili yaklaşımı, dinamizmi ve en önemlisi hakiki olması birçok kişiyi ikna etti. Türkiye’nin genç ve farklı profilde lidere ihtiyacı olduğu ortaya çıktı. Arkasında sadece gönüllüler bulunmasına, seçim yarışında dezavantajlı olmasına rağmen Demirtaş seçmeni ikna sürecinde temel bir rol oynadı.
Türkiye partisi vurgusu: HDP tabii ki sadece Kürt siyasal hareketinin partisi değil, Türkiye partisi olma iddiasıyla ortaya çıktı. Gösterdiği adaylarla bunu destekledi (Adaylar her ne kadar birçok kişiyi tatmin etmese, listeler alelacele hazırlanmış olsa  bile çok tartışılmadı).
Doğu ve Güneydoğu’dan başlayalım…
HDP bölgede Ak Parti’yi rakip olmaktan çıkardı. Hemen her ilde AK parti oyları dramatik oranda düştü. Çünkü, AK Parti’nin bölgedeki özgüveni partiyi vurdu. Bölge dışından gösterilen adaylar bölgede benimsenmedi. Hatta adayların bile inancı yok gibiydi.
Ancak en büyük darbeyi Erdoğan’ın Dolmabahçe’de kurulan masanın bulunmadığı, Kürt sorunu olmadığı yolundaki sözleri vurdu.  ‘Kürt yoktur’a kadar giden söylem Kürt seçmenini HDP’ye yöneltti. İşte bu söylem örneğin Diyarbakır’da HDP’nin oylarını yüzde 80’lere kadar çıkardı. Bölgede hangi partiden olursa olsun herkes ‘çözümün devamından’ yanaydı.
Diyanet tartışması, Kürtçe Kuran konusu, HDP ve Demirtaş aleyhinde, özellikle dini konular üzerinden yapılan muhalefet, Kürtler nezdinde ilgi görmedi, hatta aksi tesir yaptı. Dindar Kürtleri bu anlamda kızdırdı.
Yatırım, istihdam ve ekonomik konular barış sürecinin arkasında kaldı. İnsanlar barış olmadan kalkınma olmaz diyerek süreçle ilgili olumsuz yaklaşıma tepki gösterdi.
Ve son olarak Kobane sürecinin devam ettiği fark edilmedi. Kobane, Kürtler nezdinde ciddi yara açan ve unutulmayan bir konu. Bölgeye hala Kobane’den cenazelerin geliyor olması, Rojava’da IŞİD’e karşı verilen savaşın devam etmesi,  hükümeti bu konuda eleştirmeleri, Suriye politikası ve IŞİD algısı son darbeyi vurdu.
Batı’ya gelince…
Batı’daki seçmen( Türk, Kürt ve oy veren herkes)  olmasaydı HDP barajı aşamazdı. Bu da Türkiye partisi iddiasının bir kanıtı oldu. İlk başta başkanlık sistemine karşı çıkanlar, sosyal demokratlar, solcular, Alevilerin bir kısmı HDP’ye yöneldi. İkincisi yeni ya da ikinci kez oy kullanan gençler, olan bitene yeter diyerek karşı çıkanlar HDP’ye yöneldi. Ama bunların bir kısmı taktik ve emanet oy sayılabilir.
Batı’da en önemli oy tabanı daha önce HDP çizgisine oy vermeyen ve entegre Kürt olarak değerlendirilen yani Ak Parti ya da CHP’ye oy veren kitlenin ve tabii ki batıdaki dindar Kürtlerin HDP’ye yönelmesi önemli rol oynadı.
Tüm bunlar toplamında Kürt kimliğinin daha öne çıktığını ve daha farkında olarak oy kullanıldığını da söyleyebiliriz.

Yeni dönem

HDP’yle yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem her açıdan zor bir dönem; hem HDP hem de Türkiye için.
Çözüm süreci, ama en azından çatışmasızlık süreci mutlaka devam etmeli. Bu noktadan geri dönüş yok. Geri dönüldüğü noktada hem doğuda hem de batıda kaybedilir.
Türkiye’nin Suriye politikasının da eskisi gibi olmayacağını söyleyerek bitirelim.
Yeni ve sürprizli bir dönem. Ama HDP barajı patlattı.