22 Haziran 2015 Pazartesi


Suriye sınırında ne oluyor, Türkiye’yi nasıl etkiler…
14/06/2015 diken.com
Suriye’de yeni gelişmeler var. Bu gelişmeler ülkede son raunda girişin de habercisi gibi. Aynı gelişmeler, Türkiye’de siyaseti, koalisyon tartışmalarını ve partileri doğrudan ilgilendirme kapasitesine sahip.
Bunlardan biri ve önemlisi Tel Abyad’la ilgili. Anlatalım.
İşin sıcak kısmı şu: Suriye’nin kuzeyinde Kürt silahlı güçler yani YPG, Kobane ile Cizire kantonları arasındaki Tel Abyad’da IŞİD’e karşı savaşıyor, ABD de havadan vuruyor. YPG’nin yanında ÖSO’dan küçük bir birlik de var (zaten ÖSO’nun tek mevcudiyeti burada ).
IŞİD buradan sökülürse ki öyle görünüyor, Suriyeli Kürtler Kobane ile Cizire kantonu arasındaki kopukluğa son verecek, bu başlıbaşına önemli.
Dahası, İŞİD’de Türkiye sınırından uzaklaşmak zorunda kalacak.
Türkiye sınırındaki tehlikeyi YPG ve ABD temizliyor gibi görünüyor. Böylece IŞİD daha zor durumda kalacak. Görünen o ki Tel Abyad IŞİD’in elinden çıkacak.
Aksi zor görünmekle birlikte IŞİD’in buralarda üstünlüğü ele geçirmesi halinde ne olacağını düşünmek bile korkutucu ve Türkiye’deki dengeleri alt üst edebilir. Tel Abyad İŞİD’in elinde kalırsa bu Turkiye için ciddi sorun yaratabilir. Yeni bir Kobane ortaya çıkabilir.

Bu sıralarda Akçakale’ye yönelik göçün nedeni bu çatışma. İnsanlar, çatışmalardan, ama asıl IŞİD’den kaçıyor. Türkiye sınırda zorluk çıkarıyor. Bir takım ne idüğü belirsiz IŞID militanları tel örgülerin hemen diğer yanında boy gösterisi yapabiliyor. Neyse ki Türkiye sonunda sınırda bekleyenlerin geçişine izin verdi.
Türkiye’ye fatura çıkmaya başlıyor gibi
Türkiye birçok açıdan çok kırılgan bir noktada. Suriye’de rejim düşsün düşmesin Türkiye’ye fatura çıkmaya başlıyor gibi (Diyarbakır’da patlayan bombaları ve işlenen cinayetleri bu gelişmeler ışığında değerlendirmek gerek. Bu saldırıları IŞİD’in yaptirdigi iddialari var. Ama IŞİD’in gizli servisler gibi uzantıları var. IŞİD üyelerinin gizli servislere çalıştığı da biliniyor)
Türkiye YPG, IŞİD ve El Kaide’yle sınır ülkesi ve ileride kiminle komşu olacağına karar vermek durumunda.
Ne yapmalı?
Söyleyeyim: Kapılar mültecilere sonuna kadar açık olmak şartıyla artık sınırlar eskisi gibi olmamalı. İkincisi Türkiye’de koalisyon tartışmalarıyla birlikte yeni bir Suriye politikasını acilen devreye sokulmalı. Çünkü önceki çöktü.
Yani, Tel Abyad’da yeni bir Kobane sendromu yaşanmaması için dikkatli olmak gerekir; hem söylemde hem de eylemde.


9 Haziran 2015 Salı


HDP BARAJI NASIL AŞTI?
HDP’nin aldığı sonuç beklentilerin üzerinde gerçekleşti. Bunun belli nedenleri var tabii ki. Ancak en önemli sonuç 12 Eylül cuntasının Türkiye’nin önüne koyduğu o ‘utanç verici’ engelin, yüzde 10 seçim barajının yıkılması oldu.
Peki HDP barajı nasıl aştı?
Başkanlık sistemine karşı kurulan seçim stratejisi: İlk başta başkanlık rejimine karşı kurulan bir seçim stratejisinin başarısından söz etmek gerek. HDP bu konuda çıtayı en yükseğe koyarak şu ya da bu partideki ‘başkanlık sistemi’ karşıtı seçmenin desteğinin aldı.
Muhtemelen, bu konunun sonuca ne kadar etki ettiğini önümüzdeki dönemlerdeki yoklamalar ortaya çıkaracak ama‘başkanlık sistemine karşı’ kurulan seçim stratejisi iş yaptı (Ak Parti seçmeninin de başkanlık sistemine karşı olduğu da ortaya çıktı denilebilir).
Selahattin Demirtaş faktörü: Üslubu, yaklaşımı ve çizdiği lider profili, esprili yaklaşımı, dinamizmi ve en önemlisi hakiki olması birçok kişiyi ikna etti. Türkiye’nin genç ve farklı profilde lidere ihtiyacı olduğu ortaya çıktı. Arkasında sadece gönüllüler bulunmasına, seçim yarışında dezavantajlı olmasına rağmen Demirtaş seçmeni ikna sürecinde temel bir rol oynadı.
Türkiye partisi vurgusu: HDP tabii ki sadece Kürt siyasal hareketinin partisi değil, Türkiye partisi olma iddiasıyla ortaya çıktı. Gösterdiği adaylarla bunu destekledi (Adaylar her ne kadar birçok kişiyi tatmin etmese, listeler alelacele hazırlanmış olsa  bile çok tartışılmadı).
Doğu ve Güneydoğu’dan başlayalım…
HDP bölgede Ak Parti’yi rakip olmaktan çıkardı. Hemen her ilde AK parti oyları dramatik oranda düştü. Çünkü, AK Parti’nin bölgedeki özgüveni partiyi vurdu. Bölge dışından gösterilen adaylar bölgede benimsenmedi. Hatta adayların bile inancı yok gibiydi.
Ancak en büyük darbeyi Erdoğan’ın Dolmabahçe’de kurulan masanın bulunmadığı, Kürt sorunu olmadığı yolundaki sözleri vurdu.  ‘Kürt yoktur’a kadar giden söylem Kürt seçmenini HDP’ye yöneltti. İşte bu söylem örneğin Diyarbakır’da HDP’nin oylarını yüzde 80’lere kadar çıkardı. Bölgede hangi partiden olursa olsun herkes ‘çözümün devamından’ yanaydı.
Diyanet tartışması, Kürtçe Kuran konusu, HDP ve Demirtaş aleyhinde, özellikle dini konular üzerinden yapılan muhalefet, Kürtler nezdinde ilgi görmedi, hatta aksi tesir yaptı. Dindar Kürtleri bu anlamda kızdırdı.
Yatırım, istihdam ve ekonomik konular barış sürecinin arkasında kaldı. İnsanlar barış olmadan kalkınma olmaz diyerek süreçle ilgili olumsuz yaklaşıma tepki gösterdi.
Ve son olarak Kobane sürecinin devam ettiği fark edilmedi. Kobane, Kürtler nezdinde ciddi yara açan ve unutulmayan bir konu. Bölgeye hala Kobane’den cenazelerin geliyor olması, Rojava’da IŞİD’e karşı verilen savaşın devam etmesi,  hükümeti bu konuda eleştirmeleri, Suriye politikası ve IŞİD algısı son darbeyi vurdu.
Batı’ya gelince…
Batı’daki seçmen( Türk, Kürt ve oy veren herkes)  olmasaydı HDP barajı aşamazdı. Bu da Türkiye partisi iddiasının bir kanıtı oldu. İlk başta başkanlık sistemine karşı çıkanlar, sosyal demokratlar, solcular, Alevilerin bir kısmı HDP’ye yöneldi. İkincisi yeni ya da ikinci kez oy kullanan gençler, olan bitene yeter diyerek karşı çıkanlar HDP’ye yöneldi. Ama bunların bir kısmı taktik ve emanet oy sayılabilir.
Batı’da en önemli oy tabanı daha önce HDP çizgisine oy vermeyen ve entegre Kürt olarak değerlendirilen yani Ak Parti ya da CHP’ye oy veren kitlenin ve tabii ki batıdaki dindar Kürtlerin HDP’ye yönelmesi önemli rol oynadı.
Tüm bunlar toplamında Kürt kimliğinin daha öne çıktığını ve daha farkında olarak oy kullanıldığını da söyleyebiliriz.

Yeni dönem

HDP’yle yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem her açıdan zor bir dönem; hem HDP hem de Türkiye için.
Çözüm süreci, ama en azından çatışmasızlık süreci mutlaka devam etmeli. Bu noktadan geri dönüş yok. Geri dönüldüğü noktada hem doğuda hem de batıda kaybedilir.
Türkiye’nin Suriye politikasının da eskisi gibi olmayacağını söyleyerek bitirelim.
Yeni ve sürprizli bir dönem. Ama HDP barajı patlattı.

5 Haziran 2015 Cuma



Yeni Ortadoğu (4): Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek: IŞİD, El Nusra, Selefiler 


 5.6.2015


IŞİD ya da DAİŞ. Yeni Ortadoğu’nun yeni olgularından. IŞİD bir anlayış; barbar savaşçılar halledilse, temizlense bile-ki bu kolay değil- Vahabi/tekfirci anlayışın etkisi uzun yıllar bölgede devam edecek. Yani yeni Ortadoğu’nun önümüzdeki dönemdeki gerçekliği olacak. Üstelik, yalnız da değiller alternatifleri El Kaide ve bazı Selefi akımlar.  

IŞİD’in komşu coğrafyalara kaysa da ehven-i şer olarak gösterilmeye çalışılan Selefilik bölgede güçlenebilir. Selefi anlayış, örneğin, bugün Suriye’de adına ılımlı denilen ama ılımlılığı kendinden menkul katı bir İslami yaklaşımdan başka bir şey değil. Bu anlayış hali hazırda kamuoyuna ılımlı olarak pazarlanmaya çalışılıyor. Yani ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi. 

Örnek mi? Fetih Cephesi adlı yapı. Fetih Cephesi içinde 3-5 örgüt var ama öncülüğünü El Kaide’nin Suriye kolu Nusra yapıyor. Nusra’yı öne çıkarmamak için Fetih cephesi bir kamuflaj olarak kullanılıyor. Liderleri Golani Zevahiri’ye bağlı olduklarını yineliyor vs.

Bir parantez açalım: (Şu konuda şüphe yok: Suriye bu haliyle devam etmeyecek. Zaten Suriye’den son günlerde gelen haberler bunun teyid ediyor. Rejim giderek dar bir alana sıkışıyor. Hizbullah’ın çok sayıda kaybı var. Nusra öncülüğünde Fetih Cephesi ile IŞİD iki koldan rejimi giderek sıkıştırıyor. Kimilerine göreyse rejim IŞİD’in önünü açarak, İŞİD ile Nusra’yı karşı karşıya bırakmak istiyor, bunun işiçin IŞİD’le işbirliği yapıyor. Batı’nın dikkatini IŞİD üzerinde yoğunlaştırarak rahatlamak istiyor. İsrail ise bu yeni duruma, yani Esadsız Suriye’ye göre kendini ayarlamaya çalışıyor. Ancak, Suriye’de kimsenin kafasındaki plan hayata geçmeyecek, kimsenin istediği olmayacak. Konu zaten bu değil artık. Suriye’de ‘son savaş’ yaklaşıyor. Konu rejim sonrası nasıl bir coğrafyada yaşayacağımız. Kimlerle muhatap olacağımız.) Parantezi kapatalım


IŞİD kendi dışındaki herkese düşman. Irak ve Suriye’deki otorite boşluğu nedeniyle çaresiz ve dışlanmış kitleleri kullanıyor. Dünyanın dört bir yanından gelen barbarlar da sözüm ona halifeliğin topraklarını genişletiyor. IŞİD gücünü arttırırsa  Selefiler de IŞİD’e biat edebilir. Ya da IŞİD güç kaybederse Selefiler yükselir, Kaide zaten orada. Yani alternatifler birbirine benziyor ya da iki yanlış bir doğru etmiyor Ortadoğu’da. Bir tür seç beğen al durumu.

Yeni Ortadoğu’nun yeni unsuru olan IŞİD, Suriye ve Irak’ta fiili bir “orta ülke”, “IŞİDistan” yaratmış durumda. Suriye’de Rakka’dan başlayarak, Irak’a doğru Anbar eyaletini de içine alan Ramadi, Musul’a kadar uzanan bir hatta (bir kısmı insansız toprak olmakla beraber) kontrolü elinde tutuyor. Suriye’nin yarısı, Irak’ın dörtte birine hakim bir güç.

Örgüt, Irak ve Suriye’de bozulan düzen ve otoritenin etkisiyle kent ve kasabalarda halkın desteğini almış bir hareket. 

ABD'nin  Türkiye, Ürdün yetiştirmeye çalıştığı Suriyeli muhalifler IŞİD'in panzehiri olamaz. Ama rejimin toptan, tüm kurumlarıyla yıkılması da IŞİD’e için çare değil. Şimdi panzehir olarak Selefiler ve bizzat Kaide olan El Nusra gösteriliyor ki Nusra Suriye muhalefetini en güçlü kolu. Zaten kimse ÖSO'dan vs söz etmiyor, öyle bir yapı da yok artık. Şimdilerde yetiştirilen muhaliflerin rejimin devrilmesi ardından IŞİD, Nusra gibi gruplara katılmayacağına dair bir garanti de yok.

İran ve Hizbullah ise madalyonun diğer yüzünde işin içinde olanlar.

Irak’ta yapılan yanlış şuydu: Ülkedeki tüm kurumsal yapılar yerle bir edildi, ordu polis, bürokrasi sıfırlandı. O insanların bir kısmı şimdi IŞİD saflarında savaşıyor, biliniyor mu acaba? Sistemi tamamen tahrip edenler pişman şimdi.

Irak’ta IŞİD’in hakim olduğu bölgelere Şii milislerin oluşturduğu grubu (Haşdi Şaabi) kullanılarak operasyon düzenlenmesi de yapılan yanlışların başında geliyor.  Her iki ülkede de önemli oranda mücadele verenler hala Kürtler. Bu bölgede doğrudan Sünni gruplar ve aşiretler desteklenerek örgütlenmeleri sağlanmalı.

Suriye için, nüanslar olmakla birlikte durum aynı. Devlet ve ordunun tamamen dağılması Suriye’deki durumu Irak’tan beter hale getirebilir. Suriye’de ayrıca mezhebi anlamda rövanşizm daha kanlı olabilir. Suriye muhalefeti olarak bilinen yapı ülkede istikrarı sağlayacak bir güce sahip değil. Üstelik Sünnilerin kendi aralarında hangi koşullarda anlaşacağı, kimi öncü olacağı bile belli değil. 

ABD'nin hava Saldırıları görece etkili ama sonuç getirici değil.  Zaten bundan sonra IŞİD bulunduğu Suriye ve Irak’tan çatlak bulduğu bölgelere kaymayı sürdürecek, Yemen’e, Suudi Arabistan'a oradan Kuzey Afrika’ya (Libya’da halen mevcutlar) kadar yayılacaktır.



Ne yapmalı?

Birincisi, IŞİD’e katılımın olduğu her ülke tehdit altında. Buna göre önlem almak, geri dönüşleri kontrol etmek zorunlu. IŞİD ve benzeri anlayışlarıhiçbir koşulda tolare etmemek lazım. 

Suriye’de kimsenin gerçek anlamda kazanamayacağı savaşı bir an önce ortak noktalar temelinde durdurmak (Bosna örneği), Irak’ta Sünnileri biran önce denkleme sokmak gerekiyor.


Ama yeni Ortadoğu’da yeni politikalar gerekiyor. Çünkü Orta ülke ya da IŞİDistan denilen bölge artık sadece kendi başında bir bölge değil. IŞİD sadece Suriye ve Irak’ta işgal ettiği bölgelerde değil tüm Ortadoğu’da yönetim isterken, mezhep savaşının öncüsü olmayı hedefliyor. Suriye’nin bu halinde IŞİD bu güce ulaştıysa gelecekte, rejimin yıkılmasıyla nasıl bir noktaya geleceğini düşünmek bile zor.

Hem Irak hem de Suriye’de mezhepler ve etnik ayrımlar üzerinden yapılan mücadele IŞİD’in işini kolaylaştırıyor. Rejimin yıkılmasının ardından Nusra lideri Golani Alevilere hayat hakkı tanınmadığını açıkladı. Dürziler, Hristiyanlar ne olacak? Hatta Sünnilere hayat hakkı tanınacak mı, belli değil. Bölgede hangi ülkelerin mezhepçilik yaptığı biliniyor. Bazı ülkeler bu din/mezhep savaşları ve çekişmeleri üzerinden yeni bir bölge inşa etmeye çalışıyor. Bu inşa süreci de kısa sürecek gibi görünmüyor. Ama herkes kaybedecek maalesef.

Geçenlerde yayınlanan Libya belgelerinde ABD’nin IŞİD’in yayılışı karşısında gözlerini kapadığını öğreniyoruz.

Afganistan’da yapılan yanlış da buydu. IŞİD, El Nusra ve benzeri anlayışlara göz yuman, ondan farklı amaçlarla medet uman hangi ülke olursa eninde sonunda silahın kendisine döndüğünü görecektir. Yakında Suriye’deki ‘son savaştan’ sonra…




2 Haziran 2015 Salı




DİYARBAKIR NE UMUYOR?: “BARAJ AŞILSIN, ÇÖZÜM DEVAM ETSİN.”

2.6.2015


Diyarbakır’da bir saatçi dükkânında ‘1990’larında başında Japon pazarında görüşmüştük sizinle’ deyince şöyle geriye dönüp baktım. Neredeyse 25 yıl olmuş, birçok seçimi geride bırakmıştık; en gergin ve kanlı dönemden bugünlere diye düşündüm.

Bugün Diyarbakır’da seçim havası geçmiş yıllara oranla bayağı sakin, kentte seçim havası yok değil ama sanki bir kabullenmişlik, sanki sonucu şimdiden belli bir seçim var gibi. Eski dönemlerin sürekli dolaşan seçim araçlar, her yerin bayraklandığı günlerde geride kalmış. Seçim bürolarının önünde biraz hareketlilik var; sıcak havadan dolayı akşam üstelerine doğru sohbet edip çay içmeye gelenler vb. Sanki “sonuç belli herkes Türkiye geneline bakıyor” havası hâkim kentte.

1990’lı yıllardan bugüne. Kürt Siyasal hareketi 2002’ye kadar SHP dönemi dışında parti olarak seçimlere girdi, her seferinde barajı aşma umuduyla. Ama 12 Eylül cunta anayasasını yapanların koalisyonları ama asıl Kürtlerin meclise girmesini engellemek için koyduğu baraj o kadar yüksek ki, değil aşmak yanına bile yanaşılmamıştı. 

2002’den sonra bağımsız olarak seçimlere girilmeye karar verildi bu yıla kadar öyle devam etti. 20-35 arasında milletvekili çıkarılabildi. Diğer cephede ise milli görüş kökenli partiler yer aldı. Bölgede her daim belli oranda oyları oldu.


"ÇÖZÜM PARTİSİ"

Kentte seçim havası yok gibi ama heyecan var. Heyecan sohbetlere yansıyor. Herkesin gözü 7 Haziran akşamında. Sohbetlerin baş konusu baraj meselesi; aşılıp aşılamayacağı, aşılamaz ise ne olacağı. İkinci konu çözüm süreci. Bütün Türkiye’de konuşulan iş aş ekmek işsizlik gibi konular Diyarbakır’ın da can alıcı konularından ancak baraj ve çözüm sürecinin arkasından geliyorlar. “Çözüm olmaz, barış olmaz ise iş, aş zaten gelmez, barış olmadan işin aşın anlamı yok” deniyor. Bu mevzu yani çözüm konusu kim olursa olsun herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir mesele. Yani herkes “Çözüm Partisinin” arkasında. Kimse bulunan noktadan geri dönmek istemiyor. Bölgede çalışma yapan bütün siyasiler de bunu biliyorlar. Zaten alandaki, köylerdeki söylem, kürsüde liderlerin söylemlerinden farklı. Yani, “Kürt meselesi yoktur, Kürt yoktur, masa yoktur vb” gibi konular kürsülerde başka sokakta, seçim ofisinde başka dillendiriliyor. 

HDP’nin barajın aşıldığını savunanlar çoğunlukta ama yine herkes temkinli. Sandık sonuçları ile oynanacağını iddia edenler var. Yani bir güvensizlik söz konusu.  Peki, baraj aşılmaz ise HDP meclis dışında kalırsa çözüm süreci ne olur, sokaklar karışır mı?

Bu soruların yanıtları şimdilik belli değil. Ama kahir ekseriyet barajın aşılamaması durumunda şiddete geri dönüleceği kanısında değil. Tabii ki işin aması var. Böyle bir durumda bir kırgınlık olacaktır deniyor. Yani bu kadar uğraştık, Türkiye partisi olduk ama Türkiye bizi kabul etmedi diye düşünenler olacaktır diyenler var. Hele baraj kıl payı bir oyla kaçırılırsa.

KOBANE/IŞİD ETKİSİ

Seçim havasının sokaklara coşkulu biçimde yansımamasının en önemli nedenlerinden biri de batıda pek farkında olunmayan cenazeler. Cenazeler Türkiye topraklarından gelmiyor. Rojava’dan yani Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesinden geliyor. Çünkü IŞİD’e karşı hala kıyasıya bir savaş veriliyor. İş Kobane ile bitmiş değil. Neredeyse gün aşırı bir cenaze bölgeye, Diyarbakır’a geliyor. Kalabalıklar uğurluyor cenazeleri. Yani IŞİD’e karşı savaşmak için Kobane, Rojava’ya giden çok sayıda Türkiyeli var ve bir kısmı hayatını kaybediyor. 

İşte bölgedeki insanlar IŞİD meselesine karşı tepkili. Kobane meselesi hala bölgede sıcak ve bu nedenle geçen yıl Kobane ile ilgili söylenenler unutulmuş değil. Bu seçimde de etkisini gösterecek. Kürt kimliği, Kürt sorunu olup olmadığı hatta Kürtlerin olup olmadığı tartışmaları da bölgede sandıkta etkili olacak gibi duruyor.  

HDP’ye bakalım: İl merkezi sakin hatta sakinden öte boş bile denilebilir. Adaylar köylerde ilçelerde. Kendilerinden eminler ama işi de şansa bırakmak istemiyorlar. Baraj aşılırsa 7 ya da 8 milletvekilini alırlar. İmralı heyetinde bulunan İdris Balüken birinci sırada, emekli müftü Nimetullah Erdoğmuş, Kemal Pir’in yeğeni Ziya Pir, Altan Tan, Ezidi Feleknaz Uca ile renkli ve HDP’nin Türkiye iddiasına uygun bir liste

Ak Parti’ye gelince: Ağır toplar Diyarbakır’da. Bakan Cevdet Yılmaz, eski bakan ve kıdemli politikacı Salim Ensarioğlu, bölgenin yine bilinen isimlerinden Cizre kökenli Haşim Haşim’i. AK Parti kentin her daim güçlü partilerinden. Çünkü başka partiler olsa bile sonuca etki edemiyorlar.
HDP baraj altı kalırsa 11 milletvekilinin hepsi AK Parti’ye gidiyor. Bir ihtimal 1 sandalye bağımsız olarak seçime giren Hüda Par adayı Zekeriya Yapıcıoğlu

Şehirde farklı çevrelerden akil insanlar ne diyor: Türkiye’nin geleceği, bölgedeki sükûnet ve çözüm sürecinin devamı açısından HDP’nin mecliste olması gerekiyor. Bu AK Parti için de büyük avantaj olacaktır. Bunu söyleyenler arasında AK Partililer de var.

İş dünyası ne bekliyor?: Sermaye ve ticaret erbabı barajın aşılmasından yana. Sermaye istikrar ve güven ister. Bu da barajın aşılmasıyla sağlanır. Baraj geçilmezse dünyanın sonu olmaz tabii ki. Ama meclise olan bir HDP ile olmayan HDP’nın etkisi farklı olacaktır. 

Özetle HDP-AK Parti dinamiği bölgede Batı’ya göre daha farklı işliyor.
Diyarbakır son dönemin en sessiz ama en heyecanlı seçimine hazır. Gözlerse Türkiye’nin bütününden gelecek sonuçlarda.



18 Mayıs 2015 Pazartesi



1 trilyon dolar harcandı, NATO gitti, Taliban duruyor !



2001 yılının Ekim ayı. Kabil henüz Taliban’nın elinde. Başkent Kabil yakınlarındaki Bagram Havaalanı’nda ABD’nin Taliban mevzilerini havadan vurmasını izliyoruz.
Havaalanı Kuzey İttifakı olarak bilinen Şah Mesut’a bağlı Tacik güçlerinin elinde. Şah Mesut El Kaide tarafından öldürülmüş. O vakit El Kaide henüz bilinmiyor tabii ki. Bagram’ın bir süre sonra‘terörle mücadele’ adı altında olmadık işkencelere ev sahipliği yapacağından habersiziz.
Bu kez Mezar-ı Şerif’e gitmek üzere uçağa binmek için çok kısa süre uğradığımız Bagram tarihe kara bir sayfa olarak geçecek mekanlardan biri. Tıpkı, Guantanamo, Ebu Gureyb gibi, Bagram da yıllar içinde El Kaide, IŞİD gibi örgütlere asker alma bürosu gibi çalışacak…
Uçağımız Bagram Hava Üssü’nden Mezar-ı Şerif’e doğru havalanırken yıllar öncesini düşündüm. Nato 2014 sonu itibariyle Afganistan’dan çekilmiş. Büyük çoğunluğu ABD askeri olmak üzere Afganistan’daki asker sayısı 140 binden 14 bine inmiş. ABD teröre karşı savaş konumundan Afganistan’a destek ve danışma misyonuna geçmiş. 13 yılda ne çok şey olmuştu. Birçoğunu unutmuştuk bile.
2001’de Afganistan’ı işgal direktifini veren George Bush ve neo-conlar yönetimden ayrılalı çok oldu. Geride kalan 14 yıl boyunca hedefe varıldı mı tartışılır ama bu süre içinde El Kaide lideri Osama bir Ladin öldürüldü, El Kaide Afganistan’da ciddi güç kaybetti. Taliban hala varlığını sürdürse bile eski gücünü koruyamamış gibi.
Irak, Suriye, Yemen, Kuzey Afrika gibi bölgeler artık bu tür örgütler için daha cazip; özellikle bunların toplamından ortaya çıkan IŞID ya da DAİŞ için. Ama tohumlar hep Afgan coğrafyasında atıldı.

Kim alınırsa

Bugün Suriye’de devam eden iç savaş, Irak’ın işgalinin yolu o zamanlar açıldı. IŞID dolaylı da olsa da Sovyetler’e karşı o dönem Afganistan’daki Taliban vb. grupları destekleyen, dünyanın dört bir yanından mücahit taşıyan ülkelerin eseri.  Ve o yıllardaki savaşta ABD ile iş tutan Müslüman grupların, hareketlerin, özeleştiri vermeden ABD-Batı karşıtı havalarda olması da inandırıcı değil. Artık kim alınırsa.
ABD 2001’de Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ safsatasına Afgan operasyonuyla hayat verirken herkesi de bu tuzağa düşürdü. Doğu-Batı karşıtlığı vs. derken neo-liberalizm hayat buldu, savaş sanayi canlandı. Herkes de ‘Medeniyet Çatışması’ tezine balıklama atladı. Kapitalist sistem o dönemki restorasyonunu tamamladı. Ortadoğu’da ise bu restorasyon için önü açılanlar, işi abartıp güçünü yanlış hesaplayınca bölgede işler eski halinden beter oldu.
Afgan’a dönersek; ABD toplamda 13 yıl boyunca sadece kendisi 1 trilyon dolar harcadı. Evet, yanlış okumadınız sadece ABD Afganistan işgali/operasyonu için kendi bütçesinden 1 trilyon dolar harcamıştı. Karşılığını aldı mı? Hem evet hem hayır. Dünya bir savaş alanına döndü. Bir süre sonra Irak işgal edildi, Suriye iç savaşına giden yol açıldı. Hesapta olmayan bir Arap ayaklanmasına uyum sağlanmaya çalışıldı ama olmadı. ABD Afgan savaşında Orta Asya yolunu şimdilik temizledi.
Şimdi NATO güçleri Afgan güvenlik güçlerini yeniden yapılandırmaya, danışmanlık yapmaya çalışıyor. Afganistan ordusu sıfırdan kuruluyor. Polis bir nebze daha ileride. Ama işleri hiç kolay değil. Çünkü ordusu olmayan bir ülkede ordu kurmak, üstelik Taliban gibi örgütlerle sürekli savaşılan, her türlü suç örgütünün yer bulabileceği, uyuşturucunun hala en önemli ticaret olduğu bir coğrafyada hiç de kolay değil.
ABD çekilirken kafi miktarda askeri üs, malzeme ve silahı Afgan ordusu için bırakmış durumda. Ama kaderin cilvesi kurulmaya çalışılan ordunun başında Sovyetler Birliği tarafından eğitilen ‘yaşlı’ kuşak var. Hatta bazı alanlarda hala Sovyet/Rus silahları kullanılıyor, subaylar Rusça konuşuyor. Yeni kuşak subaylarsa başka ülkelerde yetişiyor, İngilizce konuşacaklar.
NATO’nun çekilmesinden sonraki ilk‘çatışma sezonu’nda askerler kayıp vermiş. Bu kayıp geçen yılın aynı vaktine göre yüzde 70 daha fazla. Üst düzey subaylar bunu normal karşılıyor. Ve ayaklanma ya da terör sona ermese bile azaltılması için önümüzdeki dönemde karşı tarafa ciddi darbe vurulacağını söylüyorlar.
Bu ilk yıl ve gelecek yıllarda Afgan ordusu ve polisi kendi ayakları üzerinde durmak zorunda. ABD ya da NATO eğitim verip önümüzdeki yıllarda ülkeden ayrılacak.

Taliban hala ayakta

2001’deki Amerikan işgalinin gerekçesini oluşturan El Kaide artık ülkede giderek gücünü kaybediyor. Zaman zaman şok saldırılar yapsa da eski etkisi yok. Ama Taliban hala ayakta. Ayakta ama eski gücünde olup olmadığı yakında belli olacak. Farklı aşiretler gerektiği zaman Taliban olabiliyor, sınırlardaki suç şebekeleri Taliban gibi davranabiliyor.
Ancak Taliban ülkede hala mevcut ve güvenlik güçlerine en fazla zarar veren hareket de onlar. Ancak, cazibesini yitirme riskiyle karşı karşıyalar. Peki IŞİD?
Afganistan’da IŞİD henüz yok. Taliban korku yaymak ve etkisini artırmak için IŞİD bayrağı kullanıyor, hatta birtakım suç şebekeleri  de aynı yöntemi deniyor.  Henüz Afgan’dan IŞİD’e biat yönünde bir mesaj da mevcut değil.
Son Afgan turumuz 2002’deydi. Kabil’de rahat rahat dolaşarak haber yapmıştık. 13 yıllık ‘terörle mücadele’ sonunda bugün ise ‘yabancı olarak’ dışarıda dolaşmamız pek mümkün değil. Yani 13 yıl sonra durum hala parlak değil. Başkent Kabil’de intihar saldırısı riskine karşı hala trafik sıkışıklığından kaçılıyor. Sokaklarda 10-15 dakika kalmanız kaçırılmanızla sonuçlanabiliyor.

Üç kuşak boyu savaş

Afganistan son 45 yılda işgal, savaş, iç savaş, işgal, yine savaş görmüş bir ülke. Üç kuşak savaştan başka bir şey görmemiş. Önce Sovyetler, sonra, ABD-Suudi-Pakistan destekli mücahit akını ve Taliban, El Kaide, Amerika, NATO ve şimdi kendi başına artık.
35 yıllık Afgan macerası ve hesapsızlığı bugün yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta devam ediyor, Libya’da sürüyor. Ve daha da sürecek gibi görünüyor.
Peki Afgan halkı geleceği kurmayı başarabilecek mi? Umalım ama bu hiç de kolay değil.

22 Nisan 2015 Çarşamba


HDP Türkiye’ye yöneldi.


22/04/2015 
diken.com.tr

HDP’nin 12 maddelik seçim bildirgesinin üç özelliği var.
12 maddeye bakıp daha öncekilerle karıştırdığımızda farklı noktalar söz konusu. Birçok komisyon kurulmuş, o alanın uzmanları, akademisyenler farklı çalışma grupları oluşturup 12 maddeyi belirlemiş. 
Birincisi belli bir bölge ve sorunu ele almayan Türkiye’ye seslenen kapsayıcı bir beyanname.
İkincisi, Kürt siyasi hareketi çizgisinin aksine somut ve işlevsel maddeler söz konusu.
Yani Türkiye partisi olma iddiasını beyannameye yansıtmış.
Üçüncüsü beyannamede çözüm süreci kısa bir paragrafta geçiyor. Türkiye’ye yönelik konular öne çıkmış. Belli noktalara takılıp kalınmamış. Çözüm süreci öne çıkarılmamış ama kararlılık vurgulanmış. Silahsız çözüm öne çıkmış. Ortak vatan vurgusunun da altını çizmek gerekiyor. Önemli çünkü.
Başkanlık: Anayasal sistemde başkanlığa geçit yok deniyor. En büyük kozlarından biri bu gibi ama abartılmamış. Olmayacak diyorlar.
Çözüm süreci: Kırmızı çizgi Dolmabahçe mutabakatı. Dolmabahçe’deki 10 madde çözümün ilkesel çerçevesi olarak kabul ediliyor.
Ekonomik vaatler: Belli orana kadar su ve elektrik bedava. Emekliye en az 1800 TL. Asgari ücret 1800 TL. Okullara bedava süt, her mahalleye kreş, 15-25 yaş arasına 200 TL ulaşım-iletişim desteği, kredi kartı borçunu yapılandırma vb.
Bunların bir kısmı Ayağı yere basan vaatler. Moda soru: Kaynak nerede. Yanıtları şu: Bu tercih ve öncelik meselesi.
Ekonomide öncelikler değişirse kaynak sorun olmaz. Üstelik Türkiye’nin kaynağı bol ve savunma harcamalarından kısıntı yapılabilir. 
Eş başbakanlık: Ve ilk kez eş başbakanlık telaffuz edildi. Eş başkanlık özgün bir konu. HDP çizgisinde kadınların öne çıkması diğer partilerde olumlu etki yarattı. Eş başbakanlık da olur mu? Olur.
Kadınlar: Kadın bakanlığı kurulacak, 8 Mart’ta kadınlara tatil verilecek, ev içi emeği değerlendirilecek, kadına yönelik şiddet en sert biçimde cezalandırılacak.

Demirtaş: Moral barajı aştık

Birçok madde daha var ama HDP belli ki Türkiye’ye yönelmiş.
Barajı aşarlar mı? Selahattin Demirtaş’ın yanıtı: “Psikolojik barajı, moral barajı aştık. Oy barajını da sandıkta aşacağız.”
Beyannameler sandıkta ne kadar etkili tartışılır. Partilerin bunları anlatmaları ve seçmeni ikna etmeleri gerekir.

Sakin ama lafını sakınmadan

Ama görünen ve söylenen o ki HDP umut vaat ederken daha sakin bir tonda ama lafını sakınmadan yol alacak, provokasyona gelmemeye çalışacak. 
İşleri kolay mı? Değil. 
Ama barajı aşması halinde Türkiye’de siyaset yeniden düzenlenecek.

9 Nisan 2015 Perşembe



Yeni Ortadoğu (3) – İran: Hem eskiyi hem yeniyi biliyor

Yeni bir Ortadoğu’dan söz ediyorsak, ‘yeni‘ tanımlamasına en kolay uyum sağlayabilecek ülke İran olabilir. Hem de kendine özgü politikasını değiştirmeden.
İran bugün, geçmişten gelen tecrübesi sayesinde yaptığı manevralarla, farklı yer ve zamanda farklı tavırlar alıp ilerliyor. Bu manevra kabiliyeti uzun yıllardır bölgeyi iyi takip etmek ve bölge dengelerini iyi bilmekten kaynaklanıyor.

Her ülkeye göre politika

İran devriminin ihraç edilmesi politikası artık gerilerde kaldı. İran artık bölgede tek tek ülkelerde, o ülkelerin yapısına göre siyaset uyguluyor, ama anlık değişimlere göre de pozisyon alabiliyor.
Örnek mi? ABD ile nükleer pazarlık yaparken, Irak Şam İslam Devleti IŞİD ya da DAİŞ’e karşı Irak’ta askeri olarak varlık gösteriyor; bu bağlamda Washington’la IŞID karşıtlığı temelinde askeri, taktik işbirliği yürütüyor. Bu resmi bir işbirliği olmamasına rağmen iki taraf da sadece bu zemin üzerinde yol almaktan şikâyetçi değil. Dahası İran buradan devşirdiği meşruiyeti Suriye’de kullanıyor, orada da elini güçlendiriyor.
Nükleer pazarlık zaten başlı başına değerlendirilmesi gereken bir İran politikası: ‘Yaparsak biz tek başımıza bu anlaşmayı yaparız’ demeye getiriyorlar ki bu bir başarı. Kimse dönüp üç beş sene önceki denkleme ve çabalara vs. bakmıyor.

Acem oyunu-Bizans oyunu

İran bölgede ‘eskinin yenisi’ düzene ayak uydurmuş ve belirleyici olmuş durumda. Yeni düzen henüz kurulmamış olsa da Tahran en azından belli yerlerde ipleri elinde tutuyor.
İran, Türkiye ile birlikte bölgenin en önemli ülkelerinden. Söylemek lazım: Devlet geleneği olan ve her şeye rağmen bu tecrübeyi devam ettiren iki ülkeden birisi.
Buna bazıları amiyane tabirle ‘Acem oyunu’ da diyebilir ama buralarda da ‘Bizans oyunu’dur onun karşılığı. Gerçi bizdeki Bizans oyunu genelde içerideki siyaseti tanımlamak için kullanılır.

Mezhep kartı

İran yeni Ortadoğu şekillenmesinde mezhep kartını elinde  tutan ülkelerden; Ortadoğu’daki Şiilerle dirsek temasını kaybetmemeye çalışıyor. Bu açıdan yeni Ortadoğu’nun mezhep üzerinden şekillenme realitesinin bir yanında İran yer alıyor. Mezhebi zeminde bölünme yeni bir durum olmamakla birlikte yeni dönemde zaman zaman körüklenecek, tehlikeli yaklaşımlardan biri.
Bölgedeki liderlik mücadelesinin mezhep üzerinden kurulmaya çalışılması ihtimali yüksek ve çok tehlikeli.
İran’ın en büyük avantaj ve dezavantajı da bu. Ama İran’ı öne çıkaran sadece mezhep kartı değil tabii ki.

Türkiye parantezi

Bir parantez açalım: Türkiye’nin Arap ayaklanmalarında bir esin kaynağı olmasının altında yatan en önemli neden sadece Müslüman ülke olması değildi, Sünni olması hiç değildi. Türkiye’nin en büyük özgünlüğü bir ayağını Avrupa diğerini Ortadoğu’ya basan seküler, birçok eksiği olsa da demokratik, sosyal bir devlet, bir yüzü AB diğer yüzü Ortadoğu’ya bakan çoğunluğu Müslüman bir ülke olmasıydı. Tüm bunlar Türkiye’nin bir denge unsuru olması ve denge politikası gütmesinin gerekçeleri. Parantezi kapatalım.

Hareket kabiliyeti

İran’a dönersek, köklü bir tarihe, devlet geleneğine ve çok katmanlı diplomasi kültürüne sahip bir ülke. Savaşlar ve ambargolarla ciddi problemler yaşayan zengin petrol ülkesi. Şii mezhebi üzerinden Ortadoğu’nun birçok bölgesinde devlet dışı aktörlerle dirsek teması var.
Bu özellik, İran’a hareket kabiliyeti sağlıyor; hem sorun yaratıyor hem de sorun çözebiliyor. Bir yanında Hizbullah ve Hamas ilişkileri, diğer yanında Irak’ta alanda, öte yanında ABD’yle masada müzakerede.
Nükleer müzakereler sonrası İran’ın izolasyonu sona erip dünyayla entegre olabilir. Yatırımlar, petrol satışları, yeni anlaşmalarla ekonomik olarak bir çekim merkezine dönüşebilir.

Doğru konjonktür

İran yıllardır devam eden nükleer enerji tartışmalarına hem içeride hem de dışarıda doğru bir konjonktür yakalayarak çözüm aşamasına gelmeyi başardı. ABD yönetiminin de iki dönem boyunca gerçekleştirdiği en somut ilerleme ve başarı bu oldu. İran’da Ruhani içeride gerekli dengeleri kurarak, halkı arkasına alarak, dışarıda da ABD ve diğerleriyle masaya oturarak bu işi kendi halletti. Üstelik tek başına ve masanın diğer ucuna beş artı bir büyük gücü oturtarak.
Ayrıca, Suudi Arabistan ve İsrail’e karşı elini güçlendirdi. Suudi Arabistan ve İsrail her ne hikmetse İran karşıtlığı  konusunda zımni bir işbirliği içinde.

‘Yeni’ deyip ‘içini boşaltarak’ değil

Tüm bu hamleler bölgenin yeniden yapılanmasında ipuçları veriyor.
Sonuç itibariyle belli yerlerde çok tehlikeli olan mezhep kartını kullanan İran’ın manevra kabiliyeti sadece mezheple açıklanamaz.
Yani beğenelim beğenmeyelim, İran, kendi politikasından vazgeçmeden, yeni durumlara karşı pozisyon geliştirebiliyor, esnek politika güdebiliyor, yüzyıllık tecrübesini kullanarak ayakta kalıyor.
‘Yeni’ deyip ‘içini boşaltarak’ değil.