18 Haziran 2013 Salı


GEZİ’DEKİ “DIŞ GÜÇLER”

 Radikal İKİ  16.6 2013


Türk devletinin geleneksel refleksi belli olaylarda yabancı parmağı aramaktır. Ne zaman ki herhangi bir nedenle kalkışma olur, sebepleri irdelenmeden suçlu bulunur: Dış güçler. Dış güçler argümanını kullanmak olan biteni sadece komplo teorileri ile açıklamaya çalışan otoriter yönetimlere özgü bir yaklaşımdır. İktidarlar ya da kendisini tek güç olarak görenler aynı ipe sarılır; yabancı güçlerin kışkırtmasına. Hayatta ve tarihte komplo vardır, olacaktır da. Siz provokasyona açık bir zemin yaratırsanız provoke edecek birileri zaten çıkar. Ancak, hayattaki her şeyi komployla açıklamaya kalkışmak eski rejim (ancient regime) alışkanlığıdır. Bazen yöntem tutar ama bazen de komik kaçar; inandırıcı olmaz. Gezi parkı protestosunu Soros’a bağlamaya vardıranlar gibi.
Arap ayaklanmaları başladığında özellikle Mısır ve Tunus’da insanların harekete geçmesini sağlayan ruh halini, milyonların ‘özgürlük’ nidalarını alkışlayanlar ne hikmetse Gezi parkında protestosunu karalama yarışına girerek, bu, yeni ve genç dinamiği dış güçlere bağlama kolaycılığına düştü. Gezi parkı eylemi çıkış noktası ve hedefi anlamında Tahrir’den farklıdır. Öte yandan  ‘özgün bir hareket’ olarak, Tahrir ayaklanması Gezi’ye belli noktalarda esin kaynağı olmuştur; benzerlikleri vardır. Ortak noktalar, insanları meydanlara sevk eden ruh halidir. Gezi protestosu Tahrir’deki gibi bir meydan hareketi, tek tip yaşam dayatmasına itiraz, insanların dayanışma duygusunu yeniden tatması, çok renkli ve çok farklı insanların bir araya gelmesi, sosyal medyanın kullanılması, korku duvarının aşılmasıdır. Özet olarak Gezi’ye “meydan- çadır- onur” diyebiliriz. Bir ruh hali olarak Tahrir’dir. Diğer noktalarda farklılıklar mevcuttur. Türkiye Mısır, Mısır’da Türkiye değil; demokratik geçmişleri ve gelenekleri çok farklı. Gezi hareketinin darbe,  Tahrir’deki gibi rejimi, hükümeti devirme gibi talebi yok. Olamaz da.

'BÜYÜK ÜLKE' HABER OLUR!

Tahrir isyanının başlangıcında Hüsnü Mübarek ‘yabancı’ kışkırtmasının yanı sıra dış basının manipülasyonu olduğu iddia etmiş, STK’lara yüklenmişti. Keza Tunus lideri Bin Ali’de aynı söylem üzerinden yürümüştü. Onlar diktatördü. Ama Türkiye demokratik kuralların işlediği bir ülke. Talepler çok daha ilerde, daha barışçıl. Gezi parkı eylemi devirmeye değil demokrasiyi evirmeye yönelik bir hareket gibi. Yani demokrasinin işleyişine, tek sese, tek söyleme, “sivil üniformaya” karşı bir isyan söz konusu. Bu nedenle Arap ayaklanmalarının alkışlayanların demokratik talepler karşısında ‘dış güçler’ argümanını kullanması manidar. Arap ayaklanmalarında o ülkelerin liderlerine ‘halklarına saygı göstermesi’ gerektiğini söyleyen anlayış, söz konusu Türkiye olunca aynı taleplere kulaklarını tıkıyor. Hata  Suriye’deki eli kanlı Esad rejimi bile, dalga geçercesine, başbakanı  demokratik davranmaya davet ederek, Suriyelilere can güvenliklerini için Türkiye’ye gitmemelerini telkin edebiliyor.

Türkiye son yıllarda dikkat çeken, ekonomik, siyasal ve uluslararası anlamda öne çıkan, Arap ayaklanmalarından sonra uzunca bir süre örnek gösterilen bir ülke. Hal böyle olunca dünyanın gözünü Türkiye’ye çevirmesi çok normal. Zaten aksi beklenemez. Türkiye’yle ilgili olumlu haberler yapan yabancı gazete ve televizyonların polisin şiddeti ve binlerce insanın katıldığı gösterileri görmemesi mümkün değil. Yani dış basının yayınlarından komplekse kapılmak gereksiz.  Bunu Türkiye’yi zor duruma düşürmek için kurulan bir tezgah olarak görmek, dünya medyasını Türkiye medyası sanmaktır ancak. Eğer Türkiye ‘büyük’ ülkeyse ‘büyük’ ülke her şeyiyle haber olur.  Başbakan Erdoğan’ın Washigton’da üst düzeyde ağırlanışının yansıtılması kadar Taksim’de olan bitenin birinci haber yapması da normaldir. Buna alışmak gerek. Ancak görülüyor ki bazıları sadece olumlu haberleri görmek istiyor, tıpkı Türkiye medyasında olduğu gibi. Türkiye’de medyayı denetim altına alan anlayışın dünya medyasını hizaya getiremeyeceği açık

FAİZ LOBİSİ DEĞİL FİNANAS KAPİTAL

Dünyanın önde gelen yayın kuruluşları gibi uluslar arası faiz lobisinden dem vurmak da iktidarın içeriye, kendi kitlesine yönelik mesajları gibi sanki. Faiz lobisinden kasıt ‘finans kapital’ olsa gerek.  Finans kapital dünyanın her yerinde aynı şekilde hareket eder. Bu Türkiye için değişmez; uluslar arası finans kapital Türkiye’yi hükümetin deyişiyle ‘güvenli liman’ olarak görmüş, Türkiye’ye de, onlar da bu suni, görülmeyen paradan kazanmıştır. Bir yanda da gizli faizdir bu. Ama kazancın olmadığı yerden ilk kaçanlar da onlar olmuş ve olacaktır da. Bu sadece Türkiye’ye yönelik bir tavır değildir. Sistemin cilvesi gibidir.


Hükümet Gezi protesto nedeniyle içeride herkesle kavgalı hale gelmiş durumda.  Dışarıda, Arap dünyasındaki algı tarzı da son dönemde değişmeye başladı. Sadece belli bir çizgiye sıkışan anlayışın Ortadoğu’daki yansıması artık bir mezhep algısıdır. Suriye’de planlananlar olmadı, tersine son dönemde Esad mevzi kazandı. Türkiye Irak’ta merkezi hükümetle köprüleri atarken Barzani ve Maliki barışma yönünde adım attı. Tüm bunlar Türkiye’nin politikalarını boşa çıkaran adımlar olabilir. 

Ayrıca gelinen noktada Türkiye’nin Mısır ya da Tunus’a demokrasi anlamında ‘ders’ vermesi de inandırıcı olmayacak gibi. Hepsinden önemlisi önümüzdeki dönemde yeni bir anayasa ve yeni bir Türkiye bekleniyorsa Gezi parkından yükselen taleplerle, Kürt sorunu için atılan adımlar  arasındaki paralellik görülmeli. Çünkü ikisi de birbirini tetikliyor; barış süreci ve Gezi’den yükselen talepler Türkiye’nin demokratikleşmesinin iki veçhesi gibi. Kürt meselesi çözülürken alanlardan yükselen, demokratik katılım ve söz söyleme taleplerine kulak tıkanmamalıdır. Ancak, Gezi eylemlerine yönelik tavır yeni bir anayasanın yapısına yönelik şüpheleri de arttırıyor. Özetle, dışarıyı suçlayıp işin içinden çıkmaya çalışmayıp içerideki demokratik talepleri dinlemek gerekiyor. Bu hareket Türkiyeli bir harekettir. Ömrümüzü her dönem devletin ‘dış güç’ iddialarını dinleyerek geçirdik. 


6 Haziran 2013 Perşembe


BİR RUH HALİ OLARAK TAKSİM-TAHRİR

Arap ayaklanmaları üzerine yazdığım “Yıkılsın Bu Düzen-Yaskut El Nizam” adlı kitabımda mealen şöyle yazmıştım:
“Hiçbir yönetim Arap ayaklanmalarının etkisinden, yöntemlerinden, taleplerinden muaf değildir. Arap ayaklanmaları bir ruh hali olarak sokağı, dayanışmayı, başka alternatifleri hatırlattı.”
Türkiye’de bugünlerde yaşananlar “Türk Yazı” ya da “Türk Baharı” gibi ithal, abartılı kavramlarla açıklanamaz. Olan bitenin çıkış noktası Arap ayaklanmalarından çok farklıdır. Yani Taksim, bir Tahrir değildir. Ancak, Taksim meydanında yaşananlar, yöntemler, talepler, katılım profili bakımından Tahrir’le benzerlik taşıyor. Orada demokrasi ve seçim talebi vardı. Türkiye kuşkusuz demokrasi açısından Mısır’dan daha ileride. Dolayısıyla buradaki talepler daha üst düzeyde. Burada olan “Seçimle gelmiş olabilirsiniz ama bu ülkede sadece siz yoksunuz. Bizi de dinleyin” talebi ve talebin patlamaya dönüşmesidir.
-Taksim ve Tahrir’deki ortak nokta korku duvarının aşılmasıdır. Tahrir meydanında kitleler polise karşı durarak yılların ölü toprağını üzerinden atmayı başardı ve diktatörlüğün ördüğü korku duvarını aştı. Taksim’de ise polisin gazla yarattığı şiddet ve orantısız güç kullanımı karşısında meydanlardakiler “gaz duvarını” aştı. Gaz artık önleyici değil aksine kışkırtıcı bir unsur. Mübarek’in Mısır’ı bir polis rejimiydi. Ve Tahrir kitlesi polisten nefret ediyordu. Çünkü bu algıyı rejim ve polis yaratmıştı. Vicdan zedelenip, haysiyet kırılınca bir “haysiyet patlaması” yaşanmıştı.   
-Taksim’e çıkanların profili çok farklı: Genç, kadın erkek, sosyalist, milliyetçi, Atatürkçü, Kürt, Alevi ve Müslüman kesimden bazı gruplar. Tahrir’de Müslüman grupların sayısı bir hayli fazlaydı. Ama ilk hafta Müslüman Kardeşler yoktu. Onlar sütre gerisinden izleyip olaya sonra dahil oldular.  Kendisini Müslüman-muhafazakâr olarak tanımlayan birçok kişinin Taksim’de olmak isteyip gelemediği biliniyor. Bunda iktidar olmanın payı yadsınamaz. Oysa 10 yıl önce “tezkereye hayır” mitinglerinde herkes aynı meydanlardaydı.
-Tahrir gibi Taksim’e insanlar farklı taleplerle çıktı. Ortak noktaları ise herkesin birçok konuda kendini baskı altında ve dışlanmış hissetmesi, seslerinin kısılması, taleplerinin göz önüne alınmaması, tek taraflı ve dayatmacı bir yönteme karşı çıkmalarıydı. Ve tabii ki hayat tarzlarına giderek daha fazla dokunulması. ‘Ben yaptım oldu’ yaklaşımına toptan bir tepkiydi. 
-Ve dayanışma duygusu. İnsanlar uzun süredir kendilerini yalnız, dayanışma duygusunu yitirmiş hissediyorlardı. Taksim’de bu dayanışma duygusu pekişti. İnsanlar yalnız olmadığını gördü. Omuz omuza gaza karşı duranlar, ardından sağlık hizmetlerini örgütledi, meydanı temizledi. Bunlar yeni bir kuşak: Bayraksız, pankartsız, lidersiz, kürsüsüz. Tahrir'deki gibi. Bu gençleri anlamak lazım.
- Tahrir bir sosyal medya örgütlenmesiydi. Türkiye’de de insanlar sosyal medya üzerinden haberleşti. Ancak her zaman söylediğim gibi bir dinamik yoksa sosyal medya işe yaramaz. Türkiye’de bu kez sosyal medya örgütlenmesi kararlı bir dinamik üzerine oturdu.  Mısır’da sosyal medyayı susturmayı denediler ama başarılı olamadılar.  Mübarek’i en çok zorlayan sosyal medyaydı çünkü Mısır’daki ayaklanmada televizyonlar başlarda sustu. Sonrasındaysa geç kaldı. Taksim’de duvar yazıları ve grafitilerin kimi Tahrir’den esinlense de özgün ve yaratıcı yazılar vardı. Hatta yaratıcılık konusunda Tahrir aşıldı.
-Taksim Gezi Parkı protestosu demokrasi içi bir tepkidir . Demokraside sandık önemlidir ama sandık fetişizmi otoriterizme gider. Okullarda Siyaset Biliminin ilk derslerinde demokrasi şöyle anlatılır: “ Çoğunluğun iktidarı, azınlık haklarına saygı”. Bu azınlık dini anlamda değildir. Hatta çoğunluk kavramı artık eskimiş yanına bir de çoğulculuk eklenmiştir. İnsanların öfkesinin nedeni anlaşılmaya çalışmalı, talepler dinlenmeli, anlayışla yaklaşılmalıdır. Demokrasi zaten biraz da budur. Mısır, Tunus, Libya gibi ülkelerde liderlerin kitlesel protesto karşısında kullandığı retorik arşivlerde kayıtlı duruyor. Bir kez daha bakılıp neler söyledikleri hatırlanabilir.
- Türkiye’de olan Arap ayaklanmalarından farklıdır. Ama temel taleplerin görmezden gelinmesi, toplum mühendisliği yapılarak topluma tek bir gömlek giydirilmek istenmesi tepkileri birleştirmiştir.  Tabiat kanunları gereği bastırılan her şey bir gün patlar. Arap ayaklanmalarını alkışlanırken Türkiye’de olanları küçümseyenler, Tahrir’in ilk günlerini hatırlattı bana. Mısır’da Tahrir’i küçümseyenler kısa süre sonra anlamaya çalıştılar. Bu nedenle Taksim’deki dinamiği dikkatli izlemek gerek.
Türkiye bu süreci nasıl yaşayacak?  Meydanlardan ve sokaklardan yükselen farklı talepleri duyma ve anlama kapasitesini kullanıp, demokrasi kanallarını açacak mı?
Ancak bunu yapabildiği takdirde Arap dünyasına “örnek olma” iddiasını taşıyabilir. 

27 Mayıs 2013 Pazartesi





ABD ÇİZGİSİNDE ‘TAM MUTABAKAT’


Radikal İKİ/ 26.05.2013

Çok zaman geçti gibi görünse de Suriye’de ayaklanma ile başlayıp kanlı bir iç savaşa dönüşen süreçte ikinci yıl henüz tamamlandı. İki yıl içinde o kadar çok şey oldu ki. Bu nedenle filmi biraz geriye sarak gerekiyor: Türkiye Suriye’de silahlı çatışmalar başladığında sanki bu durumu bekliyormuş gibi hemen mülteci kampları kurdu. Tampon bölge ve koridor kurma ya da uçuşa yasak bölgeyi telaffuz etmeye başladı.  Türk F4 uçağının Suriye karasularında düşürüldü, ne olduğu hala belli değil. Akabinde Türkiye, sınıra yaklaşan Suriye uçaklarını vuracağını açıkladı, yani fiili bir uçuşa yasak bölge oluşturdu, muhalifler Suriye’nin kuzeyini ve sınır kapılarını tek tek ele geçirdi. Sınır kontrolü, kayboldu ya da muhalifler kontrollü olarak içeri sokuldu yaralılar tedavi için Türkiye’ye getirildi. Batılı gazeteler Türkiye sınırından silah ve mühimmat gittiğini yazdı. Bu süre içinde Esad rejimi vahşi bir biçimde kentlere saldırdı ancak ülkenin yarısını kaybetti. Bu vakaları uzatabiliriz. Türkiye 2.5 yıl önce 6 ay ömür biçtiği Beşar Esad rejimi karşısında Suriye’de iç savaşa dönüşen ayaklanmada baş rol oynadı. 2 yıldır Suriye’de yalnız bırakıldığını iddia eden Türkiye aslında ayaklanmanın 3-6 ay arasında sonuç vermesinden sonra bir üst düzey diplomatın tabiriyle ‘masadaki pastadan payını alacaktı”. Ama olmadı. ‘pasta’ paramparça oldu. Suriye ile ilgili yapılan hesaplar, biraz bölgeyi bilmemek biraz kimseyi dinlememekten yanlış çıktı. Kimse tampon ve uçuşa yasak bölge fikrine sıcak bakmadı. Ne muhaliflerin yeteri kadar silahlandırılması ne de kimin kim olduğu hala tartışmalı olan Suriyeli muhalefetinin Türkiye’de örgütlenmesi istenildiği gibi yürüdü. Türkiye’nin en başarılı olduğu konu insani açıdan Suriyeli kardeşlerimize kapılarını açmasıydı. Kendine hedef olarak Beşar Esad’ın devrilmesini seçen Türkiye bu kırmızı çizgisini korusa bile, bu şekilde gerçekleşmeyeceğini gördü. Artık Esadsız ama Baaslı geçiş dönemi telaffuz edilmeye başlandı.

ABD’NİN HİZASINA GELMEK

Başbakan Erdoğan Washigton’da ilk kez üst düzey bir programla ‘özel’ olarak ağırlandı. Başbakan olarak ilk kez bir Amerikan başkanı ile birlikte basın toplantısına Erdoğan çıktı. Erdoğan- Obama basın toplantısı ardından gazeteler ‘tam mutabakat’ manşeti attı. Evet, tam mutabakat vardı. Mutabık kalınan ise Türkiye değil, Amerikan’ın şimdiye kadar sürdürdüğü çizgiydi. Yani Türkiye, Suriye’deki rejimi devirmek için birçok yol denemiş; tarihinde ilk kez komşu bir ülkenin muhalifleri Türkiye’de örgütlenmiş, Türkiye’nin öncülüğünde farklı ülkelerde Suriye’nin dostları toplantıları düzenlemişti. En önemlisi de oralarda neler olup bittiğine dair bilgiler Batı medyası üzeriden alınmış, bilgi, haberler karartılmıştı. Hala da bu durum devam ediyor.

TÜRKİYE VE ‘SURİYE ‘PASTASI’

Türkiye tüm bu girişimlerine rağmen sonuç ‘kendi’ hedeflediği sonucu alamadı. Amerika’nın çizgisine gelerek, Rusya’nın öteden beri önerdiği zemine oturuyor. Daha önceleri destek bulmayan zemin bu kez Cenevre 2 olarak yeniden toplanıyor. Bu kez ABD de işin içinde. Amaç muhaliflerle Baas rejimini ortak geçiş mekanizmaları çerçevesinde buluşturmak. Doğru ya da yanlış bu mutabakat ABD’nin mutabakatıdır. Türkiye’nin bugüne kadar uyguladığı politikadan da geri adım atması anlamına gelir. Türkiye’nin bu geri adımı, yanlıştan geç de olsa dönmek kadar Suriye için bir çözüm varsa en geçerli formül. Suriye’de kan akmasına katkıda bulunan ABD, Rusya geç de olsa bir noktada buluştu, Türkiye’de bu noktaya ‘evet’ demek zorunda kaldı. Bunu sadece biz değil, aynı konuda dört başı mahmur bir rapor hazırlayan Uluslararası Kriz Grubu’ndan Huge Pope Hürriyet gazetesinden Cansu Çamlıbel’e şöyle söylüyor: “ABD’nin Esad rejimini devirmeye yönelik bir askeri operasyona niyeti yok. Eğer Erdoğan bunu umuyorduysa bir hayal kırıklığı yaşamıştır elbette. Çünkü bir buçuk yıldır Esad’ın gitmesini talep eden keskin politikasında oldukça yalnız kalmış durumda.” Pope şöyle devam ediyor: “Elbette Amerika ‘Biz sizin arkanızdayız, yürüyün’ diyerek sırt sıvazlıyor. Ama bu kriz, Türkiye’nin tek başına bölgede askeri ya da diplomatik olarak bir şeyi değiştirecek kadar kritik bir baskı mekanizmasına sahip olmadığını ortaya koydu. Maalesef Türkiye 5 yıl önceki herkesle konuşabilen güçlü ve tarafsız konumunu kaybetmiş durumda.”
Pope’un söylediği durumu ben de Lübnan’da tespit ediyorum. Türkiye algısı eskisi gibi değil. Türkiye, her ne reddetse de Sünni cephe içinde görülüğünün farkında değil.  Hem Esad hem de muhalifler savaşı mezhep üzerinde yoğunlaştırıyor ki çok tehlikeli ve yakın gelecekte Ortadoğu’yu ateş çemberine çevirecek bir durum. Bu noktadan sonra Türkiye’nin ‘herkese eşit mesafedeyiz’ yakışımı artık inandırıcı değil.

MEZHEP İKAZI

Günün sonunda ‘biz söylemiştik’ demeyeceğiz tabii ki. Ama. Amerika-Rusya Cenevre 2 görüşmelerinde muhaliflerle Esad  uzlaştırılmaya çalışılacak. Bu kolay değil. Esad kendi olmadan bir geçişi kabul etmeyecektir. Ama Türkiye’nin artık politikasını yeniden düzenlemesinin vaktidir. Esad karşıtı pozisyonunu korusa da Suriye’deki angajmanını yeniden gözden geçirmek zorunda. Bu süreç devam ettiği takdirde  Suriye’deki düşmanlıkların Türkiye’ye yansıyabileceğini tahmin etmelidir.  Suriye’de Selefilerle Hizbullah’ın karşı karşı gelmesi en önemli ikaz sayılabilir. Türkiye Suriye’de kendi inisiyatifiyle, isteyerek bir politika geliştirdi. Hoş, ABD’nin bir dediğini iki etmedi aslında. Ama Ortadoğu’daki dengeleri yeterince gözetmedi, Öte yandan Türkiye’nin Ortadoğu’ya sırtını çevirmesi Suriye de olanlara gözlerini kapatması mümkün değil. Yanlış olan Ortadoğu’ya bu şekilde müdahil olunduğunda geri tepme ihtimalinin yüksek olması. Esad rejimi sonuç olarak devrilecek ama Suriye’de gelinen nokta Esad sorunun aşmış durumda. Amerikan ve Rus emperyalizmi kendi politikaların dikte ettirirken Türkiye’nin bu kadar yoğunlaşması da başka bir vizyonun sonucu. Oryantalizmi gibi tersine oryantalizmi de bir kez daha düşünmek gerek. Türkiye’nin bu saatten sonra Suriye konusunda bir şeyler yapabilmesi zor görünüyor.  

 

 

 

 

20 Mayıs 2013 Pazartesi




ORTADOĞU’DA KÜRTLERİN YÜKSELİŞİ

Radikal İKİ 19.05.2013


20. yüzyılın başında Ortadoğu’da sınırlar çizilirken Kürtler dörde bölünmüş, bu sınırlar içinde kalan Kürtler Türkiye, Irak, Suriye ve İran sınırları içinde kalmıştı. Bu sınırlar içinde Kürtler uzun yıllar boyunca görmezden gelinmişti. 21. yüzyılın başındaysa sınırlarla birbirinden ayrılan Kürtler Ortadoğu’da yeniden bir özne olarak ortaya çıktı. Hatta Kürtlerin hareketliği Ortadoğu’nun geleceğinde olduğu kadar bölgenin yeniden yapılanmasında önemli rol oynama kapasitesine sahip. Dünyanın belli zamanlarında tarih ve üzerinde yaşanan coğrafya yeni oluşumları zorlar. Yaşadığımız tarih de Kürtleri Ortadoğu’da yeniden önemli bir aktör olarak sahneye sunuyor. Tabii ki tarihin belirleyiciliği dışında Kürtlerin farklı coğrafyalarda verdikleri mücadeleyi de unutmamak gerekir.
Arap ayaklanmaları Mısır, Libya, Tunus, Suriye gibi ülkeleri doğrudan etkilerken bazı ülkelerdeki halkları dolaylı olarak harekete geçirdi. Ayaklanmalardan -olumlu/olumsuz anlamda- bölgedeki ülkelerin muaf olmayacağını ortadaydı; öyle de oldu. Suriye’deki kanlı/kirli iç savaş eski alışkanlıklar gereği görülmeyen Kürtlerin önünü açtı. Irak’ta Kürtler açısından kurumsal ve anayasal açıdan oturmuş bir yapı söz konusu. Iraklı Kürtler bağımsızlığı gündemlerinden çıkardıkları bir ortamdan sanki bağımsızlığa zorlandıkları bir noktaya geldiler. Türkiye’de çözüm süreci olarak adlandırılan yeni bir dönem yaşanıyor. Türkiye’deki bu süreci Irak ve Suriye’deki gelişmelerin tetiklediğini söylemek yanlış olmaz. Yani Türkiye de iç ve dış dinamikler açısından tarihin dayatmasına karşı koyamadı.
4 PARÇA
Yapılan Araştırmalar dünyada yaklaşık 25 milyon Kürt olduğunu söylüyor. 15 milyonu Türkiye, 5 milyon Irak’ta, 1.5-2 milyon Suriye’de, 1,5 milyon İran’da ve geri kalanları ise diasporada, dünyanın farklı bölgelerinde.
Türkiye’deki durum önemli. Türkiyeli Kürtler, demografik açıdan olduğu kadar, siyasi gelenek, demokratik tecrübe anlamında diğer bölgelerden farklı. Bu hem avantaj hem de bir dezavantaj. PKK’nın yola çıkarken hedef olarak önüne koyduğu Bağımsız Kürdistan fikri eskimiş, yerini demokratik özerklik, demokratik cumhuriyet ve Demokratik Konfederalizm almış durumda. Hem Türkiye hem de bölgedeki Kürtleri içine alacak bir projeden söz ediliyor. Bir Türkiye ve Ortadoğu projesi aslında. Ancak, Irak’ta hali hazırda hayata geçmiş bir Kürt federal bölgesi var; kurumları, yasaları ve tecrübesi ile bu projeye çok sıcak bakan bir yapı değil. Önümüzdeki dönemde Türkiye’deki çözüme bağlı olarak Kürtler tüm bu yapılar hem kendi içlerinde tartışacak hem de uluslar arası açıdan dikkatle izlenecek.


ROJAVA’NIN ROLÜ

Rojava’da yani Suriye Kürdistanı ya da Batı Kürdistan savaşla birlikte daha özerk davranmaya başladı. Savaş henüz bitmiş değil. Suriyeli Kürtler hala Suriye Ulusal koalisyonun katılmıyor. Bunun gerekçesi  diğer grupların Kürtlerin anayasal ve Esad sonrasındaki taleplerine karşılık vermemiş olmaları. Hala ne Esad ne de Suriye muhalefetine güveniyorlar. Türkiye’de Öcalan’la başlatılan süreç sonrasında ise Rojava Kürtleri belli bölgelerde Suriye muhalefeti ile hareket etmeye başladı. Bu birliktelik kırılgan olsa da Öcalan’ın Suriyeli Kürtler ama özellikle PYD üzerinde etkili olduğu biliniyor. Suriye’deki Kürt partilerini bir kısmı Barzani çizgisinde olsa bile açısından PYD’nin etkisi daha güçlü. PYD özellikle iç savaşa rağmen örgütlenmesini devam ettirtiyor, yerel inisiyatifler harekete geçiyor; kendi deyimleriyle demokratik özerkliği hayata geçirmeye çalışıyor. Bu nedenle muhtemel yeni bir dönemde Suriyeli Kürtleri eski statülerine döndürmek pek mümkün değil. Suriyeli Kürtler Araplarla birlikte ama anayasal hakları tanınmış bir biçimde Irak benzeri özerk ya da federal bir yönetim dışında herhangi bir yapılanmayı kabul etmeyecekler gibi. Türkiye’deki resmi yetkililerin ‘Kürtlerin herhangi bir biçimde federal örgütlenmelerine izin verilmeyeceği yönündeki” açıklamaları ise sadece retorik ve pek kıymeti yok. Suriye Kürtleri açısından tek handikap yer altı zenginliği açısından zengin olmayışları, ama siyaseten güçlü bir yapıya sahipler. Birçoğu yıllar önce Türkiye’den gitmiş olan Rojava Kürtleri sınırın bu yakasında akrabaları bulunmakta. Yani Türkiye ve Suriye Kürtleri birbirlerine çok yakınlar.
BAĞIMSIZLIĞA “ZORLANIYOR”
Irak Kürtler ise anayasaya uymaması, birçok açıdan Kürtleri dışlaması, ekonomik anlamda taahhütlere uymaması nedeniyle  merkezi hükümetle arasındaki ipler kopmuş durumda. Bu durum Iraklı Kürtleri merkezden uzaklaştırmaya ve daha bağımsız hareket etmeye yöneltiyor. Petrol ellerindeki önemli bir koz, dünyanın büyük enerji şirketleri ile hali hazırda anlaşmalar imzalamış durumda. Türkiye’ye petrol pompalamak için planlanan boru hattı hızla ilerliyor. Türkiye-Irak Kürt yönetimi ilişkileri en üst düzeyde, Amerika bile Türkiye’nin Kürtleri yanına çekmesinden rahtsız. 10 yıl önce Irak’ı böleceği iddia edilen ABD şimdi Türkiye’yi Irak’ın bütünlüğüne dikkat etmesi konusunda uyarıyor. Türkiye’nin bu yakınlaşmasının arkasında 12 milyar dolarlık ticaret hacmi var. Türkiye’nin kafasındaki formül emperyal niyet taşısa da Iraklı Kürtler bu durumdan şimdilik rahatsız değil.  Ayrıca Irak Kürt bölgesinin petrol potansiyeli dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye’nin de iştahını kabartmakta. Sonuç olarak güneyden sıkıştıran Kürtler petrolü Türkiye üzerinden dünyaya açmak istiyor. Yani Iraklı Kürtler de ekonomik ve kurumsal olarak güçlü.   
Ama Türkiye’de başlayan yeni çözüm sürecinde, Iraklı Kürtlerin  bağımsızlık fikrine giderek daha sıcak bakmalarının etkisi var tabii ki.

ORTAK BİR GELECEK İÇİN
Bölgedeki Kürtler hiç olmadığı kadar kendilerine güveniyor, birçok noktada anahtarın kendi ellerinde olduğunu düşünüyorlar. Kürtler 21. yüzyılda bölgede giderek birbirlerine yaklaşıyorlar. Geçmişin acı tecrübeleri nedeniyle Arap yönetimlere güvenmiyorlar. Bu güvensizlik Irak ve Suriye Kürtlerini daha bağımsız, Türkiye’deki yeni dönem de Kürtlerin farklı bir konumda ele alınmasını gerekli kılıyor. Ancak, şimdilik İran’ı bir kenarda bırakacak olursak üç parçadaki gelişmeleri ‘Büyük Kürdistan’a bağlayacak değiliz. 21. yüzyılda Kürtlerin yükselişi, demokratikleşmeye paralel olarak yaşadıkları topraklardaki haklarla birlikte ortak vatandaşlık ve ortak bir gelecek üzerinden yürümesi halinde bir anlam kazanacak.    

6 Mayıs 2013 Pazartesi


GAZZE'DE SULAR TUZLU AKIYOR
RADİKAL İKİ  7.4.2013
Gazze’de 2009 savaşının izleri hâlâ duruyor. 1500’e yakın insanın hayatını kaybettiği bu savaştaİsrail ’in yerle bir ettiği binaların yerinde şimdi büyük boşluklar var. Enkaz kaldırılmış ama yerlerine yeni binalar konamamış. Nedeni malum: İnşaat malzemelerine yönelik ambargo. 2012’deki son saldırıda yıkılanlar ise henüz taze. Dört yıl aradan sonra Gazze’deki değişimi görebiliyorsunuz; tabii ki olumlu ve olumsuz anlamda. 
Mısır’daki Mübarek sonrası iktidar, Gazze’deki ‘kardeş iktidar’la daha iyi çalışır hale gelmiş. Malum önceleri Mübarek rejimi yönetimde Hamas’ın olması nedeniyle Gazze’deki insanlara nefes aldırmayan bir anlayışa sahipti. Gazze-Mısır sınırının eskiye göre daha rahat işlemesi, insanların Gazze dışına çıkabilmesi psikolojik açıdan rahatlık sağlamış. İnsanlar yıllardır kıstırıldıkları, hiçbir şekilde dışarı çıkamadıkları bu ‘hapishaneden’ dışarı adım atma şansına sahipler artık. Bunun düşüncesi bile önemli. Yani Müslüman Kardeşler “komşuluğu”, insanları rahatlatmış.
Ancak, diğer tüm konularda ambargonun sürdüğü söylenebilir. Obama’nın sürprizi sonrası, İsrail’in özrü, tazminat taleplerini karşılamayı kabul etmesi, Gazze’de İsrail’e karşı kazanılmış bir zafer olarak değerlendiriliyor. Ancak, Gazze’ye yönelik ambargonun kaldırılması şartının hayata geçmesi konusunda tereddütler mevcut. Zaten İsrail’in Türkiye ’nin şartlarını kabul etmesinin ardından ambargo konusunda henüz bir değişiklik söz konusu değil. Tam da bu nedenle Türkiye’nin 3. maddenin takibini iyi yapması gerekiyor. Kısaca Hamas cephesi, Türkiye’nin adımından mutlu ama mikrofonlar kapanınca pek aynı şeyler söylenmiyor. İsrail’in ambargoyu kaldıracağına inanan yok gibi: “Belki biraz gevşeme olur” deniyor. Gazze’ye yönelik ablukanın kalkacağını düşünmek ise şimdilik bir hayal. Çünkü Gazze ablukası sadece Gazze değil, Filistin sorunu ile ilgili. Filistin sorununun çözülmesi ile ancak hayata geçebilecek bir konu. Üstelik Gazze ablukası, İsrail’in ‘varoluş’ sebeplerinden birisi. Gazze’deki tehdit algısı kalktığında Filistin sorununun çözülmesi açısından adım atılabilir. İsrail’in bu adımı atmaya niyeti olduğuna dair hiçbir işaret mevcut değil.
Uzlaşmakta direnenler
Gazze bir yandan Başbakan Erdoğan ’ı diğer yandan umutsuz bir biçimde Filistin yönetimi ve Hamas arasındaki uzlaşmayı bekliyor. Her iki tarafın birbirini suçladığı El Fetih-Hamas uzlaşmasını, Filistinli grupların kendi başlarına hayata geçirmesi mümkün görünmüyor. Üçüncü, dördüncü güçlerin devreye girmesi gerekli. Zaten Türkiye-İsrail yakınlaşma adımının arkasında yatan nedenlerden birinin de bu olduğu söyleniyor. Türkiye, Hamas’ı İsrail’i tanımama inadından vazgeçirecek, El Fetih ile karşılıklı tavizler sonucu ortak bir yönetim kurulacak. Hamas, Gazze’de kapalı ve sıkıştırılmış olarak kaldığı sürece kendi kurallarını koyuyor. Artık ekranlara başı açık kadın çıkamıyor, 9 yaşından büyük kızlar karma okullara gidemiyor, Hamas üyesi olmayan iş bulamıyor. Gazze’de Filistin yönetiminin kanunları uygulanmıyor. Batı Şeria’da da benzer bir durum var. El Fetih, Hamaslıları tutukluyor, Hamas üyelerini işe almıyor, TV ve gazetelerde sadece kendi sesini duyuruyor. Aslında her iki taraf da kendi kurallarını koyuyor. El Fetih, Gazze’yi yolsuzluk, adam kayırma ve ayrımcılık nedeniyle kaybetmişti. Gazze’de şimdi iktidarda olan Hamas için de benzer şeyler söyleyenler var. İktidar yoruyor, kirletiyor. Sorunun özünde Hamas ya da El Fetihçi olmaktan öte özgürleşememek yatıyor. Filistinliler önce İsrail işgali, ardından da El Fetih ve Hamas baskısı yaşıyor. Muhammed Attar’a göre “Filistinlilerin üç kez başkaldırmaları gerekiyor”. Attar bir genç bir rapçi. “Çıkıp gitme imkanım var. Avrupa’dan davet alıyorum ama ben burada kendi topraklarımda müzik yapmak istiyorum. Benim sorunum burada” diyor. Performanslarına izin verilmiyor, tehdit ediliyor. Çünkü hem İsrail işgalini hem de özgürlükler önündeki engelleri eleştiriyor şarkılarında. Filistin’deki yeni kuşağın temsilcilerinden. Belki sayıları çok değil ama Fetih ve Hamas’ın yöntemlerine karşı çıkıyorlar. Dünya Alamal ise eski gazeteci yeni NGO çalışanı ve aktivist. Kadın hakları konusunda gözü kara. Tehdit alıyor ama yılmıyor. “Herkes kendi kuralını koyuyor” diyor: “El Fetih’in günahları Gazze’de Hamas’ı iktidar yaptı. İnsanlar yeniyi denemek istedi ve denedi. Ama gördük ki onların da diğerlerinden farkı yok. Üstelik onlar kadın üzerinde daha fazla baskı kurmaya başladı. Kendilerinden farklı düşünenlere katlanamıyorlar” diyor ama bir ‘üçüncü yol’ umudu taşıyor. İsrail’in işgalci ve saldırgan politikasını gözardı etmiyor. Ancak, “İsrail bahane edilerek özgürlükler kısıtlanamaz” görüşünde. Çünkü “toplum giderek suskun hale getiriliyor. Filistin’den giderek uzaklaşılıyor. Fetihistan ve Hamasistan olacak belki yakında” diyor.
Suları içilemez
Zaten Filistin sorununun bir ucu Gazze, diğeri Batı Şeria. İkisi birbirinden koparıldığı zaman İsrail sorunu ‘halletmiş’ oluyor. Fetih ve Hamas da kendilerine toprak parçası yaratarak bu işi kolaylaştırıyor. Oysa biri olmadan, sorunu çözmenin mümkün olmadığını herkes biliyor. Bir sınırından diğerine 1 saat, denizden karadaki İsrail sınıra 20 dakikada gidebildiğiniz bu topraklarda, 1 milyon 800 bin kişi yaşıyor. Yoksulluk, yoksunluk, içe kapanma, gençlerin psikolojik rahatsızlıkları, kıstırılmışlık hissi, İsrail’in her daim tehdidi ile yeni kuşaklar yetişiyor. Aslında İsrail düşmanlarını yeniden yaratıyor.
Ancak, Filistin sorununu sadece Gazze’ye indirgemek de odağın kaçırılmasına neden oluyor. Kudüs, Batı Şeria, 1967 sınırlarından geriye bir şey kalmıyor. Siyaset tartışmaları arasında Birzeit Üniversitesi’ne bağlı Edward Said Vakfı’nın olanakları ile minik Filistinliler dünyalı olabilmek için notalara dokunuyor. Filistin’in giderek azalan entelektüel, sanatsal gücünü, farklı renklerini biraz daha artırmak için. Bütün bu yaşananları biraz olsun unutmak için. Unutmadan: 1. İntifada’yı Gazze’de geçiren İsrailli gazeteci Amira Hass, 25 yıl önce yaşadıklarını ‘Gazze’de Deniz Suyu İçmek’ adlı kitabında anlatmıştı. Gazze sular hâlâ tuzlu.


DEVLET BÖYLE BUYURDU

RADİKAL İKİ    5.5.2013 


Türkiye’de devletin genetiği değişmiyor. İktidara gelen bu genetik miras nedeniyle aynılaşıyor. Bu, kendine ‘düşman’ seçen, sürekli düşman üreten, paranoya ve provokasyon tehditli üzerinden yürüyen bir genetik miras. Yani devlet sorgulanmaz, karar alır, uygular ve vatandaş da buna uymak zorundadır mantığı şeklinde özetlenebilecek anlayış genetik kodların anahtarlarıdır. Devletin asli görevi olan vatandaşa hizmet etmek eziyete dönüşse de devletin ali çıkarları adına devletin sorgulanmasına izin verilmez. Çünkü devlet ‘güçlüdür’, “geri adım’ atmaz, ‘doğrusunu’ bilir. Aslında suçluluğunu örtmenin, unutturmanın bir yolu, kendisi ile mücadele edenlere ‘ders verme’ anlayışıdır.

Türkiye tarihinde birçok kez olduğu gibi bu yıl da ‘devlet’ Taksim’i 1 Mayıs kutlamasına kapattı. Devletin 1 Mayıs’ı Taksim’de yaptırmama gerekçesi, 1977 katliamını aydınlatmak yerine, silmektir. Türkiye’de devlet Taksim paranoyasını bu kez de bilinçli olarak aşamamıştır.Geçen yıl bayram havasında kutlanan, tek bir olayın bile yaşanmadığı göz önüne alınırsa devletin bundan rahatsız olduğu düşünülebilir. Biraz daha ileriye götürebiliriz bu iddiayı: İstanbul’da sıkıyönetim ötesi bir hava yaratıp gazlarla müdahale ederek insanlardaki 1 Mayıs ‘korkusunu’ diri tutmak.

EVE TIKALIM. GAZ ATALIM

Bu yılki ‘sıkıyönetimin’ gerekçesi şartlarının uygun olmamasıydı. Oysa Taksim Meydanının 1 Mayıs için düzenlenip tedbirlerin alınacak durumdaydı. Bu işi bilenler, sendikacı ve belediyecilerin ortak fikri bu. Sorun 1 Mayıs’ı  Taksim’de yaptırmak ya da yaptırmamak niyetiyle ilgili. Yaptırmak istemezseniz çukur gerekçesine sığınırsınız. Yaptırmak isterseniz önlemlerin alınabileceğini, çukurun demir parmaklıklara kaptılabileceğini bilirsiniz. Bunu biz değil bu konudaki uzman belediye başkanları söylüyor. Alınacak birkaç önlem, alandaki büyük çukurun önüne kurulacak  platform ile 2 alana iki koldun girip yine bir bayram yaşanabilirdi. Ama neredeyse 5 gün önceden Taksim demir parmaklıklarla çevrilerek niyet ortaya kondu. Devletin niyeti o vakit belli oldu. 1 mayıs günü ise 1970’li yıllarda bile görülmeyen uygulamalar yaşandı. Sayalım: 1970’de 15-16 Haziran İşçi eylemleri sırasında kapatılan Galata ve Unkapanı köprüleri o yıldan sonra ilk kez iki yakayı birbirinden ayırdı. Öyle ki tüm bölgedeki araç trafiğini kesmek, yayaları izole etmek bile yetmedi. Buna ister korku, ister paranoya diyelim devlet birkaç yaya bile tahammül edemeyerek iki yaka arasındaki köprüleri attı. Sokaklarda bırakın araçların geçmesini  insanların yürümesine bile verilmedi. Taksime’e çıkan her ama her sokak demir parmaklıkla çevrildi, polisler, panzerler ve TOMA’larla akşama kadar nöbet tuttu. Şişli, Mecidiyeköy ve Beşiktaş’da yine gaz stokları vatandaş üzerinde kullanılarak tüketildi.  Marjinal grup adı altında yeni üretilen bir kavramla aslında DİSK ve KESK kitleleri gazlandı. Oysa marjinal grupları (her ne demekse) barışçıl bir 1 Mayıs için yola çıkan binlerce insandan ayırmak ve bu grupları önlemek güvenlik güçlerinin göreviydi. Ama polis için genel marjinaldi. Yani bunlar DİSK, KESK, Tabipler Odası’ ve kutlama için toplanan STK’lar, meslek kuruluşlarıydı.  Bir sonraki adım anlayış olarak DEİSK ve KESK’i marjinaleştirmek olmasın? DİSK, KESK; Hak İş, Türk iş yetkilileri bir hafta önce şehrin yöneticileri ile yaptıkları fizibilete çalışmasında kutlamanın Taksim’de yapılacağını hatta 100 bin olmasa bile 50 bin kişinin alana girebileceğini, geçen yıl olduğu gibi kendilerinim sorumluluğu alabileceğini söylemesine rağmen devletin yasak duvarına çarptılar.

DEMOKRATİKLEŞME NASIL GERÇEKLEŞECEK?

Klasik ve artık bıktırıcı olan soru şu: Niye taksim’de ısrar ediliyor? Oysa bu soruyu soranlara ‘neden Taksim’e izin verilmiyor’ diye bir soru hakkı vardır. ‘Neden Taksim’ sorusunun yanıtını verelim: Londra’da, Paris’te, Moskova’da 1 Mayıs’lar neden geleneksel ve tarihsel ama hep aynı meydanlarda kutlanıyorsa o yüzden. Dünya kentlerinde 1 mayıs kutlamaları büyük ve hep aynı meydanlarına yapılıyor. Yani bu bir gelenek. Oralarda devlet de vatandaş da biliyor bunu. Kimse kimseyi engellemeye çalışmıyor. Çünkü işin normali bu. Yani kimsi kimseyi Kazlıçeşme ya da Çağlayan’a göndermeye çalışmıyor. Devlet yetkililerinin açıktan ya da ima yoluyla söyledikleri  bu yıldan başlayarak artık 1 Mayıs’ı Taksim’den uzaklaştırmak. Bu yılın gerekçesi ‘çukur’du. Önümüzdeki yılın gerekçesi şimdiden hazır: Topçu Kışlası inşaatı. Önümüzdeki yılın altyapısı bu yıldan oluşturuldu; tüm şehri kuşatıldı, tüm şehri izole edildi. Bunlar hakları ihlal ederek gerçekleşti. 1 mayıs’ta tüm kenti esir alan, insanları evlerine gitmelerine bile izin vermeyen anlayışın bir diğer amacı İstanbul halkını 1 Mayıs kutlamalarına karşı kışkırtmak.

1 Mayıs her yıl kutlanır ama her nedense devlet bunu Nisan ayında hatırlar ve yasaklama önceliğini kullanarak işe soyunur.Geçen yıl Küba, Havana’dan sonra en görkemli kutlamaya sahne olan İstanbul’un bu yıl sıkıyönetim ötesi kurallarla kuşatılması tüm dünya medyasına yansıdı. Nasıl yansımasın ki? Devletin sözünü ettiği marjinal grupları engellemek yerine herkesi evine tıktığı, kutlamak için toplanan herkesi gaza boğduğu bir ortam yaşananlar skandaldan başka bir şey değildir. Oysa şu an yaşanan barış süreci ile yumuşayan ortam, Türkiye’de barışın sağlanabileceği yönünde inancın giderek arttığı bir zemin ve hele Diyarbakır’da Abdullah Öcalan’ın bile 1 Mayıs mesajının okunduğu bir iklimde İstanbul’da bir bayram yaşanabilirdi. Olmadı. 1 Mayıs’ta yaşananlar Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokratik, özgürlükçü, bir anayasa konusunda şimdilik pek iyimser olunmayacağını gösteriyor.  

22 Nisan 2013 Pazartesi


  

TÜRKOSFER’İ UNUTUN

 21.03.2013 RADİKAL İKİ 

Yeni Osmanlı, Neo Osmanlı derken Financial Times patentli yeni bir kavramımız oldu: Türkosfer. Kavram, Ortadoğu’da son yıllardaki gelişmeler, Arap ayaklanmaları, Türkiye’deki Kürt meselesini çözüm çabası, Suriye’deki kirli savaşa bağlı olarak bölgede sınırların değişebileceği ihtimali ile birlikte Türkiye’nin yükleneceği rol ve yaratacağı atmosferden söz ediyor
Gazetenin yazarlarından David Gardner “Orta Doğu'daki sınırlar İngiliz ve Fransızların emperyal hedeflerine uygun bir şekilde yüz yıl önce ayırmasından bu yana ilk kez bu kadar tehlike altında. Erdoğan Orta Doğu'daki sınırları çözebilecek bir ipliği (Kürt sorunu) eline almış olabilir" diyor. Burası doğru. Hükümetin Kürt/PKK sorununu çözüm girişiminde bölgedeki tehlikeli gidişat ve Suriye’de önümüzdeki dönem olabileceklerin etkisinin olduğu yadsınamaz. Çünkü Kürt/PKK sorununu çözemeyen, kendi vatandaşlarıyla barışık olmayan bir Türkiye’nin iddia edildiği gibi dışarıdaki sorunları çözmesi ya da bazılarının niyetlendiği ‘emperyal” vizyonu hayata geçirmesi mümkün değil.
Gardner’ın şu satırları önemli: “Ankara, Suriye'nin kuzeyini kontrol eden PKK bağlantılı örgütün varlığını da bu sayede, bir zorluktan, fırsata çevirmeye çalışıyor”. Yani Erdoğan’ın bir yandan Türkiyeli Kürtlere verilecek tavizler azaltılmaya çalışarak Suriye ve Irak Kürtlerini de bir "Türkosfer" içine alarak Şii güçlere karşı Sünni bir blok oluşturmayı hedeflediği iddia ediliyor. Bu formül mevcut haliyle çok düşünülmüş ya da hesaplanmış gibi görünmüyor. Şimdilik taktik bir adım gibi görülebilir. Ancak, mevcut haliyle bölgeyi bir barış havzası haline getirmeyip mezhep ekseni üzerinden bölünmeye götürebilir.   


SÜNNİ/Şİİ CEPHESİ

2006 yılında İsrail Lübnan’a saldırdığında asıl hedef İran’dı. Hizbullah temizlenecek ve İran yolu açılacaktı. Bir yanda Suriye-Hizbullah-Hamas ve İran yani ‘Direniş Cephesi’ diğer yanda Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve İsrail yani ‘mutediller’ cephesi vardı. Türkiye ortada gibi görünmesine rağmen ilk cepheyi destekliyordu. Suudi Arabistan’ın Türkiye’yi Sunni cephesine çekmek için harcadığı çabalara rağmen Türkiye o dönem Sünni cephesine mesafeli durmuştu.
Şimdi bölgede hava değişti. Arap ayaklanmaları ile Müslüman Kardeşlerin yönetime gelmesiyle birlikte (her ne kadar kabul etmese de) yükselen Sünni havanın en büyük destekçisi Türkiye. Suriye’deki savaşta bu net olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin Irak merkezi hükümetindeki Şii yapıyla arası bozuk. Iraklı Kürtlerle ise en iyi dönemini yaşıyor. Gardner’ın sözünü ettiği yeni yapılanma ya da Türk iklimi de bunun üzerine oturtulmak isteniyor: Suriye’deki Sünnilerle  Iraklı Sünniler bir araya gelebilir, Filistin’de Hamas da bu cepheye katılır.  Yani Sünni Arap, Sünni Türk ve Sünni Kürtlerin bir araya geldiği Sünni/mezhebi bir ittifak. Bu yapının karşısındaysa İran-Hizbullah ve bölgedeki Şiilerden oluşan bir karşı cephe.
Ancak mikro düzeyde Iraklı Kürtlerin etnik tercihinin mezhepten önce geldiği bilinir. Makro düzeyde ise böylesi bir Sünni atmosferde Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’ı hesap etmeden hareket edemezsiniz. Suudiler ve Katar’ın yani Vahabi ve Selefi anlayışların genel anlamda Türkiye’nin ‘liderliğine’ bakışını nasıl olacağı tahmin edilebilir. Hepsinden önemlisi bu atmosfer sonuçta gelip İran’a dayanır. Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirir. Böyle bir manzara bölgede nasıl bir kaosa yol açacağını, mezhep üzerinden yürümenin ileride ne gibi  tehlikeler içerdiğini bilmek için uzman olmaya gerek yok. Yani son kertede Türkosfer için kendi içinde barışmaya çalışan bir ülkenin dışarıda yeni maceralara kalkışması projesi denebilir.

ORTAK GELECEK İÇİN ORTAK BARIŞ
Beri yandan Öcalan’ın medyaya yansıyan ama uzun yıllardır savunduğu model ne şu anki görüşme sürecinde ele alınan konulara ne hükümetin kafasındakine ne coğrafyadaki realiteye uyuyor. Öcalan devletsiz bir model öneriyor. İsmini de Kürt Konfederalizmi koyuyor. Şöyle diyor Öcalan: “Kürt Konfederalizmi ileride AB gibi bir sisteme dönüşebilir. Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi’ne gidebilir. Bu konuda anayasada engel çıkarılmayacağına inanıyorum”.  
Öcalan’ın tarif ettiği şekil demokratik özerkliğin üst aşaması:   “Demokratik Ortadoğu Konfederasyonu”, Misak-ı Milli sınırlarına dokunmuyor, devlet kurma amacı taşımıyor. Sisteme göre, devlet, Kürtlerin siyasi varlıklarını tanıyacak. Dört ayrı ülkede yaşayan Kürtler arasında devletsiz yerel yönetimler oluşturulacak, kendi aralarında siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkiler geliştirilecek, Türkiye Kürtleri ise önderlik rolü oynayacak”
Türkiye, Irak, İran ve Suriye Kürtlerini kasteden Öcalan diğer ülkelerdeki Kürtlerin de demokratik özerklik çerçevesinde yapılanacağını hesaplıyor. Suriye Kürdistan’ı en azından özerk bir yapıya doğru gidiyor ama İran’da böyle bir durum yok şimdilik. En önemlisi bağımsız bir devlet kurma yolundaki Iraklı Kürtlerin  demokratik özerklik gibi bir kavramı kabul edeceklerini düşünmek pek mümkün görünmüyor. Barzani gibi kendini bölge Kürtlerin lideri olarak gören, bağımsızlık yolunda ciddi adımlar atan, kurumları olan, ekonomik olarak giderek zenginleşen bir yapının Öcalan ve Türkiyeli Kürtlerin liderliğini kabul edeceğini düşünmek zor.
Bu formülde Türkosfer hem var hem yok. Kürtlerin 4 parçada özerk olup konfederasyona gittiği, Bir ayağı AB diğer ayağı Ortadoğu’da olan Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu Demokratik Konfederasyonu gayet olumlu bir proje. Olumlu, ama ütopik gibi görünüyor. Şu anda devam eden anayasa tartışmalarına bakınca bunu çok erken olduğu ve görüşmelerde sanki tarafların yaklaşımının birbirini tutmadığı görülüyor. Olması gerekense Türk-Kürt Federasyonu’dur. Türk ve Kürtlerin birlikte kuracakları bir federasyon bölgeye yayılmak adına değil Türklerle Kürtlerin birlikteliği ve kardeşliği için önemli.
  
PKK/Kürt sorunu çözümü çerçevesinde sağlanacak barış büyük stratejik hesaplardan çok insani açıdan,  helalleşme açısından çok önemli. Bu barış büyük stratejik, taktik hesaplardan önce gelmeli.  Kürtlerin Türkiye’yle barışmasının yolu da buradan geçer, Gardner’ın kavramsallaştırıp bazılarının utanarak da olsa hoşuna giden Türkosfer’le değil.
Kısaca bu sürece Türkiye’nin büyümesi, ekonomik olarak çağ atlaması, bölgede önemli aktör olması açısından değil kendi vatandaşları ile barışması gibi daha insani açıdan bakmak gerekir. Bu sorunu çözdükten sonra Türkiye’nin büyüyecekse yolu açık olsun. Ama bunun Türkosferle olmayacağını söylemek ve burasının Ortadoğu unutmamak gerek.