3 Ağustos 2014 Pazar


ÖLDÜREREK BİTİREMEZLER
 
3.08.2014
 
                                         "Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!"
                                                                                         Mahmud Derviş
 
 
Kökünü kazımak! Bu motto İsrail’in Filistin topraklarına saldırısının temelini oluşturur. İsrail ‘kökünü kazımaktan’ söz ederken tarihsel ve insani açıdan işgal ettiği toprakların Filistin halkının olmadığını, o topraklarda bir daha kök salmaması gerektiğini iddia ederek önüne geleni yakıp yıkar. Dün tüm Filistin topraklarında olduğu gibi bugün de Gazze’de aynısını yapmaktadır.

Gazze’yi kuşatan, fütursuzca insanları bombalayan, çaresizlik içinde kaçanları sıkıştırıp öldüren mantığın amacı budur. İsrail, kara operasyonu başlattığında önce sınır bölgelerindeki narenciye bahçelerini zeytin ağaçlarını tahrip eder. Batı Şeria’da bu davranış Yahudi Yerleşim birimleri inşa edilip işgal derinleştirilirken gerçekleşir. Zeytin ağaçları çok derinlere kök salar, eskilere dayanır; o toprağa ait olmanın göstergesidir. İsrail bu ağaçları sökerek Filistin halkının umudunu kırmayı, geçmişini yok etmeyi hedefler; kadınlar, yaşlıları ağaçlara sarılarılar. Aslında korumak istedikleri sadece ağaçlar değil kök saldıkları topraklar ve tarihleridir.

Gazze saldırısının artık sadece bahçeler evlerle sınırlı kalmayıp okullar, hastaneler ve camilerle devam etmesi ise Filistinlilere korku salarak, ‘hiç kimse sizi koruyamaz’ nobranlığı ile da davranmaktır. Film her seferinde başa sarılsa bile ne kadar katliam gerçekleşirse gerçekleşsin, o halk o ağaçlara o toprağa sarılır. Çünkü kökü oradadır. Üstelik tarihi de unutmaz.
 
xxx
 
İsrail, Gazze saldırısına gerekçe gösterdiği tünelleri, yüzlerce sivili öldürmek pahasına tahrip etse de bunun çözüm olmadığı biliniyor. Çünkü Gazze yerle bir edilse insanlar katledilse de İsrail’in tavrı değişmedikçe Gazze’deki örgütler yine farklı taktikler üreterek direnmeye devam ediyor. İsrail’i çileden çıkaran da bu zaten.

İsrail düşmanı olmadan ya da karşıtını yaratmadan yaşayamayan bir siyasi anlayış. Üstelik son yıllarda giderek sağa kayan, neredeyse Şaron’vari politikacıların arttığı bir yapı artık. 

Eskinin İşçi Partisi-Likud denklemi, 1990’ların sonundaki yüzbinlerce kişinin barış için toplandığı bir anlayışın çok uzağında. (Sayıları az da olsa, İsrail’i de muhalif olmak zor da olsa İsrail’in devlet politikalarına karşı çıkanlar, tel’in edenleri de unutmamak gerekiyor.) Bu durumu yaratan tabii ki İsrail’in daha sağa kaymasının yanı sıra Ortadoğu’daki dengelerin alt üst olması, sorunların ‘anası’ olan Filistin meselesinin gündemin gerisine düşmesi, bu karmaşa ve belirsizlikten yararlanan İsrail’in var gücüyle Filistin’e yüklenmesi.
xxx
Eskiden de böyle olmakla birlikte en önemli sorun olan Filistin meselesinin bir vekalet savaşına dönüştüğü de görülüyor. Bu vekalet savaşı kimi zaman insani temellere dayanırken şu anda bölgedeki konjonktüre bağlı bir biçimde değişiyor. Türkiye ve Katar bir yanda Suudi Arabistan ve Mısır diğer yanda. 

ABD ve Avrupa’nın tavrını değerlendirmeye gerek bile yok. Başka bir açıdan Amerika-İran yakınlaşmasına İsrail’in gösterdiği tepkiyi azaltmak için Washington sanki Gazze’yi İsrail’e teslim etmiş gibi görünüyor. Ama Batı’da özellikle Irak ve Suriye’deki mezhep savaşına dönen ortam ve IŞİD benzeri cihatçı yapılardan duyulan tedirginlik, bu yapıların mevcut durumda Filistin’e de sızabileceği düşüncesinin yarattığı tepkisizliğinin acısını Filistin halkı çekiyor. Tabii ki bunların hiçbirisi olan biteni aklamak için gerekçe değil.
 
İşin Doğu, ya da Arap-Müslüman alemi kısmına gelince. Ara rejimleri Filistin meselesini, sokaktaki kitleler dışında, uzun yıllardır sadece bir “kullanım malzemesine” dönüştürdü. Özellikle otoriter rejimler halkın kendilerine yönelik öfkesini bastırmak için Filistin meselesini sıkça kullandı. Arap Birliği ya da İslam Teşkilatı örgütünün kendinden menkul yapıları, geçmişte olduğu gibi bugün de Filistin için bir şey yapamaz. Gazze meselesindeki sessizlik şunu ortaya koymakta: Filistin meselesi için Araplık ya da Müslümanlık tek birleştirici unsur değildir. Meseleye böyle yaklaşan, oralardan bir şey bekleyen yanılır. Halkları tenzih ederek, bugün bölgedeki karmaşa nedeniyle "kendi işine bakan" Arap ve Müslüman ülkelerin ya da rejimlerin, Filistin diye "gerçek" bir dertleri olmamıştır.
 
Tabii ki Filistin meselesi Kudüs dolayısıyla çok önemli bir yere sahiptir. Ama Filistin dini değil ulusal bir meseledir. Sorunu sadece İslami zemine indirmek ise sadece kitleleri ‘rahatlatmaya’ yönelik ama sorunu çözmekten uzak girişimlerdir.  Çünkü Filistinliler Müslüman oldukları için değil Filistinli oldukları için öldürülürler. Bu cümleden hareketle, Filistin birlik olmadıkça, mücadele sadece dini referanslara indirgendiği sürece mesafe alınmaz. Filistin meselesinin bir ulusal mesele, bir toprak meselesi ve bir kurtuluş, özgürlük, vicdan meselesi olduğunu söylemek gerek. Zaten tüm örgütleriyle liderlik krizi içinde olan Filistin hareketi giderek kısırlaşmakta rengini, çoğulcu sesini kaybetmekte, Hristiyanlar geri plana itilmekte.
 
 
 
xxxxxx
Suriye savaşı bütünün bölgenin dengesini bozdu. Yeni cepheleşme de bu savaş üzerinden şekilleniyor. Filistin’de de Suriye’deki savaştan etkilenenlerin başında geliyor. Özellikle Hamas-Hizbullah hattının çökmesi, Hamas’ın, Halid Meşal’ın bürosunu Katar’a taşıması, Hamas’ı zayıflattığı gibi. Bu savaşta gücünü Suriye’ye yönelten Hizbullah’ın da 2014 Gazze saldırısı sırasında daha pasif kalmasına neden oldu. 

Mısır’daki darbe ile çöken Müslüman Kardeşler hattı da Hamas’ı zayıflatan gelişmelerden biridir.  Hamas, her ne kadar Hizbullah’tan destek isterken, bunun hayata geçme şansı yüksek görünmüyor. Geçmişte “işgalci düşmana” karşı birlik oluşturan bu iki yapı son dönemin “mezhebi vekalet savaşı tuzağına” düşerken ve bu durum Filistin direnişini ikinci plana itmiş durumda. İsrail’i de bunun biliyor tabii ki.  
xxxx
Filistin içindeki “birlik” ise tüm örgütlerin ortak bir zemin üzerinden buluşup, “Filistin şartını” yeniden yazmaları FKÖ’yü yeniden düzenlemeleri ile mümkün olabilecek. Gazze’de mücadele veren Hamas gibi görünse de İslami Cephe’den Halk Cephesi’ne oradan Demokratik Cephe ve El Fetih’e kadar birçok örgüt birlikte mücadele veriyor. Ama İsrail saldırganlığı örgüt farklı gözetmiyor. İsrail’in Hamas saldırısı tetikleyen nedenlerden birinin El Fetih-Hamas uzlaşması ve milli mutabakat hükümeti olduğunu unutmayalım. 

Bölünmüş bir Filistin İsrail’in işine gelirken birleşme girişimleri başlar başlamaz İsrail saldırısı gerçekleşti. Hamas özellikle bölgede Müslüman Kardeşler hareketinin gerilemesiyle düşüşe geçti ve altın dönemini kapattı, Gazze’ye sıkıştı, dünyayla bağlantısı kesildi. İsrail saldırısı normal olarak Hamas’ı direnişe sevk ederek, en iyi bildiği, savaşma noktasına tekrar geri getirdi. Hamas’ın siyaseten olmasa bile askeri olarak başarısı söz konusu: İsrail halkını tedirgin etmesi, füzeleri hedef tutturamazsa bile İsrail halkının ‘korkutması’ önemli. Bu psikolojik baskının Hamas’a üstünlük sağladığı ortada. Çünkü onlarca kara harekâtı, binlerce kişinin ölümüne rağmen yine de direnen birilerinin olması İsrail için başarısızlıktır. Üstelik Gazze’de savaşanların İsrail ordusuna darbe vurduğu, hiç beklenmedik saldırılar gerçekleştirmesi, tüneller yoluyla sağladıkları askeri başarı, İsrail istihbaratının Gazze ve tüneller konusundaki bilgi eksikliği İsrail’ de bir süre sonra gündem olacaktır. Gazze saldırısı devam ettikçe İsrail’in kayıpları artarken, bu durum İsrail içinde yeni bir tartışmayı beraberinde getirebilir. 2006 Lübnan savaşında benzeri yaşanmıştır. Başbakan 

Netanyahu’nun uluslararası gözlemciler eşliğinde Gazze’nin silahsızlandırılması” önerisi de saldırarak başarmadıkları bu silahsızlandırmayı başka yollarla “halletmeye” yöneliktir. Ama Filistinliler silahsızlandıkları anda İsrail’e tamamen teslim olacaklarının farkındadır. Yıllar önce Bağımsız bir Filistin devleti tartışılırken ‘ordusu olmayan bir ülke’ yaratmayı tasarlayan İsrail, bu yolla Filistinliler kontrol edeceğini ve dilediği zaman istediğini yapabileceğini planlamaktaydı. Ama bu durum kabul etmek Filistin için intiharla eş anlamlıdır. Barış masalarında Filistin yönetimini sürekli oyalayan hatta tüm umudunu beyhude bir biçimde buna bağlayan Mahmud Abbas’ın bile masadan ayrılmasına neden olan İsrail bu fütursuzluğu ile nereye kadar devam eder bilinmez. Ama Filistinlilere diz çöktüremeyeceği ortada. Hamas ve Filistinliler öldürülerek bitmemiştir. İsrail’de bunu bilir.
xxxx
 
Filistin, dünyadaki ezilenlerin, yoksulların, toprağı elinden alınmış ulusların, hala vicdanları olanların, eşitsizliğe, haksızlığa ve tutsaklığa karşı olanların mücadelesidir. İsrail belki bu muharebeyi kazanabilir ama yıllardır işgal ettiği topraklarda savaşı kazanamaz.

Eski bir paradigma gibi görünse de Filistin’i yeniden uluslararası dayanışmanın gündemine taşımak, ulusal kurtuluş mücadelesinin unsuru yapmak, ‘birilerinin’ tekeline bırakmamak ve dünyanın gündemine sadece katliamlar yaşandığında taşımak değil her daim diri tutmak gerekiyor.

Belki bir son not da İsrail’in vahşeti nedeniyle Yahudi düşmanlığı yapanlara.

2009’da Gazze saldırısı sonrası şunları yazmışım: “İsrail politikalarıyla anti-semitizmi ayırabilmek, Filistin direnişini sadece Hamas’tan ibaret olmadığını bilmek, Varşova’da Yahudi, Gazze’de Filistinli olmak gerekiyor”

 
 

21 Temmuz 2014 Pazartesi



İŞGAL VARSA DİRENİŞ VARDIR

21.7.2014/ diken.com


Gazze'ye her girişimde aynı şeyi düşünürüm: Dışarı çıkmayı. Batı Şeria'nın aksine içeride İsrail askerleriyle muhatap olmazsınız, kendinizi görece özgür hissederdiniz. Ama, bu aynı zamanda İsrail için de öldürme "özgürlüğü “dür. Çünkü kaçacak yeriniz yoktur. Bizler bir süre sonra geri döneriz; Gazze'deki Filistin halkı ise her daim sistematik bir ölümle yüz yüzedir. Şimdi olduğu gibi.

Gazze İsrail Liderlerinin rüyalarını süsler!

Gazze İsrail eski başbakanlarından İzak Rabin'in " umarım bir gün uyandığımda Gazze'yi denizin dibinde görürüm" dediği Ehud Barak'ın ise "tank üstünde girmek istediği" bir yerdir. Bugünse İsrail'in bir yenisini eklediği katliam mekanı.

İsrail devlet aklı her daim Batı Şeria'nın Ürdün'e, Gazze'ninde Mısır'a bağlanmasını isteyerek Filistinlilerden kurtulmak istemiştir. Bu düşünce nafile bir çabadır oysa. Ama şu da bir gerçektir ki; Filistin halkının bir kısmı Gazze'ye sıkıştırılıp öldürülürken, Batı Şeria'da duvarların arkasına hapsedilen diğer kısmı için de yakında pazarlık bile yapacağı toprak parçası kalmaması söz konusudur.

İsrail Öldürdükçe

İsrail'in her ne kadar Hamas ve diğer grupların direnişini gerekçe gösterse bile bu şekilde öldürdükçe Filistinlilerin direnişi daha meşru bir hal alacaktır. Kısaca İşgal varsa direniş vardır; direnişin de onlarca biçimi.

Ayşe Karabat'ın deyişiyle "betondan çadırlar"a dönüşen, büyük babaları, babaları ve kendilerinin orada büyüyüp, orada öldüğü mülteci kamplarında yetişen nesillerin biriktirdiği öfkenin direnişten başka çaresi yoktur. O koşullar başka bir duygu üretemez çünkü.

Gazze'de Hamas, İslami Cihad, Halk Cephesi, Demokratik Cephe birlikte direniyor. İsrail bombaları Filistin halkını öldürüyor; Hamas ya da El Fetih taraftarı arasında fark göz etmiyor.

Ayrım Gözetmez

Filistinliler her ne kadar son dönemde birleşme yönünde adım atsa, İsrail saldırısının amaçlarından biri de  bu birleşmeyi dağıtma olsa da Filistin halkı, İsrail için aynıdır; örgütler vs. fark etmez. Kiminin cenazesine El Fetih kimininkine Hamas bayrağı örtülür.

Her 3-5 yılda aynı manzara ile karşı karşıya kalmak bir nevi  dejavu yaşamak gibi. İsrail'in canı her istediğinde, tıpkı Roma'da arenalarında zevk için ölümleri seyredenler gibi çaresiz Filistin halkını Gazze açık hava hapishanesinde aynı muameleye maruz bırakıyor.

Filistinliler Çaresiz değil

Ölümler orantısız ama Filistinliler da çaresiz değil. Özellikle, füzeleri en azından psikolojik bir etki yapıyorlar. Gazze'de direniş her seferinde yeni taktiklerle devam ediyor. İsrail'in sözünü ettiği tüneller 2009'da da olsa bile bu sefer İsrail askerlerini arkadan çevirebilecek ya da İsrail topraklarına sızma yapabilecek nitelik ve çoklukta.

İsrail 2009 yılında olduğundan daha uzun süre Gazze'de kalabilir. Bunun anlamı tabii ki ölümlerin orantısız olacağıdır. Ancak İsrail ordusu kayıp verdiği oranda moralleri bozulur, kamuoyunda tartışma başlar.

Maalesef İsrail'in bu seferki avantajı Ortadoğu’daki mevcut durumu. Bölgedeki karmaşadan dolayı kimsenin gözünü pek Filistin'e çevirmiyor. Hoş eskiden de çevirmezdi. Ama, Irak'ta ve Suriye'deki IŞİD gerçeği Batılılar için öncelik taşıyor. İsrail, Filistin topraklarında da bu tür yapılarla mücadele ettiğini iddiası ile bazı ülkeleri yanına çekebiliyor.



Kendi “İşine Bakan” Ülkeler

Arap Birliği ya da İslam Teşkilatı örgütünün kendinden menkul yapıları, geçmişte olduğu gibi bugün de Filistin için bir şey yapamaz. Gazze meselesindeki sessizlik şunu ortaya koymakta: Filistin meselesi için Araplık ya da Müslümanlık tek birleştirici unsur değildir. Meseleye böyle yaklaşan, oralardan bir şey bekleyen yanılır. Halkları tenzih ederek, bugün bölgedeki karmaşa nedeniyle "kendi işine bakan" Arap ve Müslüman ülkelerin ya da rejimlerin, Filistin diye "gerçek" bir dertleri olmamıştır.

Dini Değil Ulusal Mesele

Meselenin içinde Kudüs gibi kutsal bir mekan olduğunu ve Müslümanlar için anlamını unutmadan, Filistin meselesinin sadece dini mesele değil bir ulusal mesele, bir toprak meselesi ve bir kurtuluş, özgürlük, vicdan meselesi olduğunu söylemek gerek.  Çünkü Filistinliler, Filistinli oldukları için öldürülür.

Gazze'de Filistin halkı katledilirken Filistin sorunun "sorunların anası" olmaya devam edecek. Her daim gündemde tutmadıkça sadece bölge değil dünyaya da adalet gelmeyecektir.




12 Temmuz 2014 Cumartesi


GAZZE'Yİ SADECE SALDIRIDA HATIRLAMAMAK!

12.07.2014/.  Diken.com

Yıllardır çözülemeyen, çözülmesi de kolay olmayan bir sorun Filistin sorunu. Sorun her ne kadar şimdilerde neredeyse sadece Gazze'ye indirgendiyse de öyle değil.

Ama Gazze'ye yönelik gayri insani yaptırımları ve saldırılar doğal olarak dikkatleri o küçük toprak parçasına çeviriyor; bu da normal. İsrail yıllardır aynı taktiği uyguluyor. Askeri ve siyasi gücünü Gazze üzerinde kullanıyor, çocuklar dahil dünyanın en büyük açık hava hapishanesinde sıkıştırılmış insanları öldürüyor. Hamas ise sınırlı askeri gücüyle de olsa İsrail'i tedirgin etmekten geri kalmıyor. Bu bir yandan İsrail'in tehdit algısını beslerken, diğer yandan İsrail'i gerçekten korkutuyor. Bu önemli. 

Filistin meselesi Ortadoğu'nun ana sorunu. Bu sorun çözülmeden bölgeye adaletin gelmesi gelmesi zor. Gidişata bakılırsa  uzun bir süre beklenecek gibi görünüyor. 

Arap ayaklanmaları sırasında bölgede olan bitene bulaşmadan kenardan izleyen İsrail bu süre içinde Filistin topraklarında ve Gazze 'de istediği gibi at koşturdu. İsrail'in kendisinden beklenen de buydu zaten. Aksi halde bu süre zarfında Filistin sorununun çözümünde adım atar ve barış masasına yanaşırdı. Ama kendisinden bekleneni yaparak herhangi bir adım atmadı. 

İsrail yönetimi Gazze saldırısı ile yine beklenen yüzünü gösterdi. Yani İsrail'in yaptığı beklenmeyen, şaşırtıcı bir durum değil. Sonuna kadar tel'in etmek gerekiyor.

Çubuğu biraz tersine çevirelim 


İsrail kaçırılıp öldürülen üç yerleşimçi gencin karşılığında bir Filistinli gencin öldürülmesine sesini çıkarmazken zaten bir süredir düşündüğü Gazze saldırısına bahaneyi de bulmuş oldu. Yine Filistin halkını cezalandırmak, öldürmek için  gerekçe buldu.

Biraz geriye dönelim!

Arap ayaklanmalarından bu yana bölgedeki gelişmeler Filistin meselesinini önüne geçti. Bu haklı bir gerekçe olmasa Arap alemi, Türkiye dahil olmak üzere birçok ülke Filistin meselesini gündemin gerisine attı. Kendi dertleriyle meşgullerdi. Irak, Suriye, Kürtlerin konumu, IŞID başlıkları herkesi meşgul ederken, Türkiye dahil birçok ülke enerjisini Suriye'deti rejimi devirmeye harcarken kimse Filistin meselesinden söz etmiyordu. 
Gazze saldırısı olmasaydı vaziyet yine pek kimsenin umrunda olmayacaktı. Bu nedenle inindırıcı olmak için Filistin meselesi sadece Gazze'ye saldırı olduğunda değil her daim gündemle olmalı.

Asıl gerekçe iki grubun birleşmesi 


Uzun bir aradan sonra (2007'den bu yana) biraraya gelemeyen "düşman kardeşler" El Fetih ve Hamas hükületinde  anlaştılar. 

Çünkü hem Fetih hem de Hamas artık kredilerini tamamlamıştı
Amerika'nın çabasıyla kurulan barış masası İsrail'in bildik, alıştık, bıkkınlık veren gerekçeler öne sürmesiyle bir kez daha çöktü. Böylece bu sürece güvenen Mahmud Abbas'ın tutunacak dalı kalmadı, Batı Şeria'da kredisi azaldı, halk tepkisi arttı tabiri caizse sıkıştı. Çünkü bütün iddiası barış süreci üzerineydi ama İsrail'le barış masasında bir yere ulaşmak mümkün değildi, öyle de oldu.

Bir ay önce bulunduğumuz Gazze ve Hamas cephesine gelince.

 Arap ayaklanmaları ya da baharı sonrası kendi deyimleriyle "altın dönemlerini" yaşayan Müslüman Kardeşler ve Filistin kolu Hamas, Mısır darbesi Suriye'deki iç savaşta gelinen nokta sonrasında kısa süreli bir rahatlamadan sonra sıkıştı.

Darbe yönetimi Refah sınır kapısını tamamen kapattı, Hamas'ı Mısır'da yasaklı örgütler listesine aldı. Hamas'a gelen gelirler azaldı. Memur maaşları ödeemez hale geldi. Halid Meşal Şam'daki karargahını Katar'a taşıdı, İran'la olan bağlar zayıfladı. Gazze'de halk tepkisi arttı. Askeri, siyasi ve ekonomik olarak zor durumda kalan Hamas 7 yıl sonra El Fetih'le ortak noktalarda buluşmaya karar verdi.  Müslüman Kardeşler "düzeni" Hamas'ı yanıltmıştı.

Yıllır sonra Filistin'li iki önemli grubun biraraya gelmesi önemliydi. Çünkü İsrail gücünü Fetih,Hamas bölünmesinden alırken, ikiye bölünmüş bir Filistin her zaman işine geliyordu. 
Bu birleşmeye ilk tepki beklendiği gibi İsrail'den geldi. Netanyahu hükümeti Mahmud Abbas'ı tehdit etti, ABD memnun olmadı. Ve Netanyahu uygun zamanı beklemeye karar verdi.

Yahudi üç gencin kaçırılıp öldürülmesi İsrail için iyi bir zamanlamaydı; bahane önlerine gelmişti işte. 

Hamas-Fetih yakınlaşmasına darbe vurulacak, Hamas tahrik edilecek, Hamas İsrail'e füze yollayınca gerekçe oluşacak, El Fetih yönetimi köşeye sıkıştırılacaktı. 

İsrail Gazze'de yine bildik "öldürme" siyasetini uyguluyor. Bu saldırıya "hayır" demek geliyor.

Ama, tekrar edelim, Filistin meselesi, Gazze sorunu sadece İsrail saldırdığında farkına varılmaması gerekiyor.

Filistin ulusal mücadelesi  Irak, Suriye diyerek bölgede yer kapmak için politika uygulamak isteyenlere kurban edilmemeli. 

3 Temmuz 2014 Perşembe


BAĞIMSIZ" KÜRDİSTAN FİKRİNE ALIŞMAK

Mete Çubukçu 


Ortadoğu’da yeni bir dönemin eşiğindeyiz. En önemli sorulardan birisi “1914’de çizilen sınırların 100 yıl sonra yerine kalıp kalmayacağı”. Bir diğer soru da  Irak ve Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği ve muhtemel bir Bağımsız Kürdistan ihtimali.


Belki farkında değiliz ama tüm bu yaşananlar bölgede geçen yüzyılda olanlardan daha fazla sorun yaratma kapasitesine sahip. Üstelik bir bölümü mezhebi bir ayrışma üzerinden yürüyor. Bu, önemli olduğu kadar tehlikeli bir gidişat.

Evet, 100 yıl sonra önemli şeyler oluyor, eski ezberler bozuluyor, bölge denklemine yeni aktörler katılıyor. Ve bazıları için belki de 100 yıl sonra önce Kürtler bölgede yeniden önemli bir özne olarak öne çıkıyor.

100 yıl önce o dönemin emperyalleri tarafından göz önüne alınmayarak dört ülkenin sınırları içinde bırakılan Kürtler bölgenin devletsiz en büyük ulusal topluluğu denilebilir.

Son dönemde IŞİD'in Irak'taki ilerleyeşi sonrasında sınırlarını fiili olarak genişleten, genişletmek durumunda kalan Irak Kürt Yönetimi, gelinen noktada  "bağımsızlığı" daha çok telafuz ediyor. Sanki tarihin akışı, siyasal ve ekonomik koşullar da Kürtleri bağımsızlığa "zorluyor. Hatta Iraklı Kürt liderler ve yetkililer "Biz Irak'ın bütünlüğünden yanayken Iraklı diğer gruplar anayasaya uymayarak bizi bölünmeye zorluyor. Ama biz sonuna kadar Irak'ın bütünlüğünü savunacağız" diyorlardı. Ama sanki Kürler de yolun sonuna gelmiş gibi görünüyor. 

Neden mi?

2009 ylında Irak Kürt Bölgesindeki Selahhatin kentinde Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani  Selahhatin'deki kartal yuvasını andıran karargahında yaklaşık 1 saat süren mülakatımızda "Bağımsız Kürdistan bütün Kürtlerin hayalidir. Benim de hayalim. Ama şu an için gerçekçi değil" demişti.

Bir yıl sonra İstanbul'da görüştüğümüz Irak Cumhurbaşkanı Celal Tatabani'den de benzer şekilde "Kürdistan'ın kurulmasının mevcut şartlarda mümkün olmadığı" yanıtını almıştım. Bu durumun birçok nedeni olmakla birlikte en önde geleni bölgesel koşulların uygun olmaması, başta Türkiye, İran ve tabii ki ABD'nin bu duruma sıcak bakmaması geliyordu. 

Peki şimdi Bağımsız Kürdistan mümkün ve gerçekçi mi?

Sorunun yanıtı artık "evet"tir. Ama bu "evet" göründüğü kadar kolay bir "evet" olmayabilir. Mevcut şartlar ve tarihin akışının Kürtleri böyle bir yöne zorladığı ortada. Türkiye dahil olmak üzere bölge ülkeleri artık yeni döneme kendilerini hazırlamaları, ileriye yönelik bölge planlarında Kürdistan ihtimaline yer vermeleri gerekiyor. 

Irak'ta Kürtler IŞID saldırısı ve Sünni bölgesindeki isyandan önce de mevcut koşullarda Irak'ın bu haliyle yürümeyeceğini söylüyordu. Maliki hükümetinin tavrı, Sünnilerin durumu, işlemeyen bir anayasa, gelirlerinin gerektiği paylaşılmaması, merkezin Kürt petrolleri üzerindeki baskısı ve tabii ki Kerkük'teki belirsizlik bu durumu besleyen unsurların başında geliyordu.

IŞID hamlesi ile ülke fiilen üçe bölündü. Kerkük artık sınırları itibariyle artık Kürtlerin elinde. Bundan geriye dönüş kolay olmaz. 

Üstüne üstlük Irak Kürdistan'ı Irak'ın en güvenli, en gelişmiş, dünyayla bağı olan bölgesi. Eleştirilecek birçok yanı olmasına rağmen kurumsal devletleşmeye hazır; İşleyen bir özerk parlamento, bölgesel bir anayasa, kendine ait bir ordu (peşmerge) , yasal kurumlar da mevcut. Bu durum Irak'ın diğer bölgeleri ile karşılaştırılıdğında Kürtlerin seslerini yüksetmeleri açısından  anlaşılabilir bir durum.

Ancak en önemlisi Kürtlerin Irak'ın diğer bölgeleri yani Şii ve Sünni Araplarla birlikte bir gelecek görememeleri. 

Bölgedeki konjonktür değişiyor. Her ne kadar ABD Kürtlerin bağımsızlığına karşı çıkıyor gibi görünse de ileriye yönelik olarak bu fikri değişebilir. Bağımsız Kürdistan artık Türkiye için de kalın bir kırmızı çizgi değil. Hatta, ABD'nin Küdistan'ı kurmak için Irak'ı işgal ettiği söylenirken şimdi ABD sanki Türkiye'yi frenliyor gibi görünüyor.

Ama tüm bunlara rağmen Bağımsız bir Kürdistan bölgedeki haritayı ve ilişkileri kökten değiştirecek bir gelişmedir. Özellikle dört parcadaki Kürtler gözönüne alındığında Türkiye, İran yerinen bir durum değerlendirmesi yapmak zorunda kalacaktır.

Bağımsız Kürdistan kısa vadede hayata geçer mi? 

Bence şüpheli...

Bağımsız Kürdistan fikri sıcak gelse bile diğer parçalarda ne olacağı Türkiye dahil bazı ülkeleri için hala soru işareti. Arap,Kürt denklemi, mezhebi bölünmelerin artması, Türkiye-İran'ın tavrı ve ABD'nin yaklaşımı ve bölge şartları için hala vakte ihtiyaç var gibi. 

Öte yandan Kürt sorunun hala çözememiş, Suriye'de Kürtlere uzak duran bir Türkiye tutarlı olamaz. Irak'taki bağımsız bir Kürdistan'ın diğer bölglerdeki Kürt hareketlerini kısa vadede zayıflatması ise kolay değil.

Ama Bağımsız Kürdistan fikrini alışmak gerekiyor. 

Bölgede Türkiye'nin barış ve istikrarı için Kürtlerle yürümesi elzem gibi görünüyor. Ancak, sadece ekonomik çıkarlar değil  daha geniş bir perspskiften bakarak yol almaya ihtiyaç  var.

Irak Kürdistan'ı ile kırmızı çizgilerini silikleştiren bir Türkiye'nin, kendi topraklarındaki barışı bir an önce hayata geçirmesi gerek. Türkiye'de Kürtlerle eşit, adil ve özgür birlikte bir gelecek bölünmenin değil birlikte yaşamın anahtarıdır.

Çünkü Bağımsız Kürdistan'a soğuk bakmayan bir Türkiye, kendi  Kürt sorununu çözmediği takdirde inandırıcı olamaz. 

Üstelik elini daha çabuk tutmasının zamanı gelmiştir. Çünkü tarih kimi zaman sizi beklemez.

15 Haziran 2014 Pazar



TÜRKİYE IŞID’I SURİYE’DEN TANIR!

15.6.2014.  Radikal İKİ 

Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞID) Musul’u kontrol altına alması ve Türkiye’nin Konsolosluğu’nu basması şaşkınlıkyarattı. Böylesi bir eylem tabii ki beklenmiyordu. Ama genel anlamda olan biten bölgeyi izleyenler açısından bir sürpriz değil. IŞID birkaç günlük bir örgüt olmadığı gibi El Kaide tarzı yapılanmaların hareket tarzları da yeni değil.
Türkiye’de Ortadoğu politikasını oluşturanlar ya da oluşturduğunu sananlar IŞID’ı Suriye’den tanırlar, tanımaları gerekir. IŞID Musul’da eylem yapsa, konsolos ve konsolosluk çalışanlarını rehin alarak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilke imza atsa da, aslında, Türkiye sınırına uzaklarda değil bizzat Türkiye sınırının dibinde, Türkiye’ye komşu bir örgüt.
IŞID her ne kadar El Kaide ‘merkezi’ tarafından dışlamış gibi görünse de ideolojik, askeri ve siyasi anlamda El Kaide’nin bağımsız bir kolu. Zaten El Kaide son 10 yılda farklı yapılanmalar içinde. Artık tek merkezden emir alan yönetilen bir örgüt değil. Farklı coğrafyalarda, farklı isimlerde kimi zaman bağımsız davranabilen ama ideolojik olarak aynı zemine oturan örgütlerden oluşuyor; tıpkı Boko Haram gibi.

IŞID’I YAKINDA ARAMAK
IŞID ve El Nusra da El Kaide’nin Irak ve Suriye’deki uzantıları. IŞID ve El Nusra kısa süre öncesine yani Türkiyetarafından terör örgütü olarak ilan edilmesine kadar Suriye’de Esad rejimine karşı savaştıkları için en azından kısa süre öncesine kadar sesinin yükseltmediği iki örgüt. Ne zamanki Batı’dan sesler yükseldi, Suriye’de Rakka ve Deyr Zor gibi kentlerde yönetimi ele geçirip Esad değil, Suriye muhalefetine karşı savaşmaya başladı, Türkiye o vakit politikasında değişikliğe gitti. Ancak o vakte kadar IŞID Suriye’de alan kazanmış Türkiye’ye komşu olmuştu. Militan kadrosunun çoğunluğu Çeçen, Kuzey Afrikalı, Avrupalı, Asyalı cihatçılardan oluşan örgüte Türkiye’den de katılımlar olduğu biliniyor.
Örgüt Irak ve Suriye arasında mobilize şekilde hareket etme rahatlığına sahip. Çünkü her iki ülkenin belli bölümlerinde kontör yok sınır geçişleri kolay. Büyük bir ihtimalle Musul’da ele geçirilen Irak ordusuna ait silahların bir kısmı Suriye’ye gönderilmiş durumda.
10 YILLIK GEÇMİŞ
IŞID Irak’ta Amerikan işgali sonrası Sünni bölgesinde güçlendi, 2007’de ABD’nin ‘çıkış’ adı verdiği bir plan çerçevesinde Sünni aşiretleri silahlandırması, finansal yardım yapması sonucu örgüt güç kaybetti ama yok olmadı. Hep var oldu. Zaten El Kaide türü yapılanmaların temel özelliği zayıflasa bile yok olmaması. Suriye’de iç savaş zemininde otorite kaybolunca Suriye kolu kuruldu ve örgüt iki ülke arasında bir koridor oluştu. Musul saldırısı geliyorum demişti aslında Çok değil bu yılın başında Felluce’yi ele geçiren IŞID Irak ordusu ile çatışı. Ama örgüt Felluce’yi hala kontrol ediyor.
Örgüt Suriye cephesinde, Esad rejimine karşı, her şeyi mubahgören anlayışın bir sonucunda büyüdü serpildi. Yine hatırlayalım: IŞID uzun süre Rojava Kürtleri ya da YPG saflarına saldırdı, katliamlar yaptı. Rojava Kürtlerinin uzun süredir Türkiye’yi IŞID konusunda uyardığı, Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerle birlikte IŞID’a karşı mücadele etmesi gerektiğini söyleyip eleştiri getirdiler. Ama o dönem Türkiyebu konuda Kürtlerin yanında durmadığı gibi IŞID konusunda da sessiz kaldı.
IŞID’ın bu noktaya gelmesinde birçok gerekçe olmakla birlikte aslolan El Kaide türevi yapılan bir realite olduğu ve Irak, Suriye gibi otorite boşluğu olan ülkelerde kendine zemin bulduğudur. IŞID terörü bir yöntem olarak uygulasa, İslamı en geri şekliyle yorumlayıp şeriatı en ağır biçimde hayata geçirse de kitle tabanı olmadan (gönüllü ya da korku nedeniyle) belli bir bölgede tutunması kolay değil. Suriye’de estirdiği terörle iki kenti yönetirken, Irak’ta Musul gibi devasa bir kenti belli bir taban desteği olmadan ele geçirmesi mümkün olamaz. Musul’daki destek ise Irak işgali sonrası özellikle Maliki iktidarı sonrası kenara itilen Sünni Arapların tepkiselliğinden kaynaklanmakta. Musul’u IŞID ele geçirirken bölgedeki belli aşiret ve İslami örgütlerin de desteğini görmek gerek. İkincisi Musul’dan kaçanların Bağdat değil Kürt bölgesine yönelmesi de manidar. İnsanlar IŞID gerekçesiylekente yönelik bir Maliki şiddetinden korkmakta. Yani Malikinin IŞID’a saldırınken aslında kendilerini de hedef alacağını düşünüyor. Musul’da askerlerin neden silahlarını bırakarak kaçtığına gelince: Irak ordusu ulusal bir ordu olmaktan çok mezhepsel ve etnik bir yapılanma. Kuzeydepeşmerge güçleri var, Irak ordusunun çoğunluğu Şiilerden oluşuyor. Sünni askerler ise böyle bir durumda kendini riske etmez.


Türkiye’de olayla ilgili kurulan komplo teorileri, sorunun etrafından dolaşma alışkanlığının devam ettiğini gösteriyor.Tabii ki IŞID’ı kullanan ülkeler mevcut. Beşar Esad’ın IŞID’la en azından şimdilik ilişkide olduğu, hatta petrolticareti bile yaptığı söylenebilir. Keza İran, Maliki hükümetiMusul’daki gelişmeye göz yummuş olabilir. Ama bu hiçbir zaman IŞID’ın, El Kaide’nin bir gerçeklik olduğunu değiştirmez. Zaman zaman geri çekilen, küçülen, bir süre sonra çoğalarak büyüyen mobil cihatçı bir yapı karşısında diğer gerekçeler tali olmakla birlikte meseleyi saptırmaktır.Unutmamak gerekir ki IŞID ve hala El Nusra Suriye muhalefeti içindeki yapılar.
Türkiye’nin Irak’ta IŞID’a herhangi bir şey yapması çok mümkün görünmüyor. Ancak Suriye’de muhtemelen konvoyları, ellerinde olan bazı bölgeler vurulacaktır. Çünkü Türkiye IŞID’ı, Suriye’de daha iyi tanır!
Öte yandan her şerde bir hayır vardır şiarından yola çıkarak:Irak politikasını yeniden düzenlemek, Suriye’de yeniden birpolitika belirlemek, Rojava’da Kürtlerle birlikte IŞID, Nusra ve benzeri El kaide kökenli örgütlere karşı savaşmak için bir fırsat var Türkiye’nin önünde. Musul Konsolosluğunun basılması ve insanların rehin alınması zaten durumun vehametiniTürkiye’nin Ortadoğu politikasını yeniden gözden geçirmesinin zorunluğunu gösteriyor.
Üç mottoyla bitirelim: Siz Ortadoğu’ya girerseniz o da sizin içinize girer. El Kaide türü örgütler bumerang gibidir. Bir süre sonra gelip işbirliği yapan devlet ya da örgütler vururBir bölgede oynamak için orayı bilmek gerekir.


8 Haziran 2014 Pazar


BARIŞ SÜRECİ’NDE KAFALAR KARIŞIK

8.6.2014 Radikal İKİ  


Barış süreci konusunda herkesin kafası karışık. Resmi düzeyde yapılan açıklamaların bir kısmı birbirini tamamlasa da farklı açıklamalar doğal olarak birçok soru işareti oluşturuyor.
Bir yanda siyasi/teknik görüşmelerde yol katledildiği söylenirken diğer yanda Kürt bölgesindeki hareketlilik dikkat çekici. Zaten kafaları karıştıran da biraz bu. Eğer süreç yolunda gidiyorsa bölgede eylemler niye artıyor? Eğer süreç tıkandıysa bölgedeki eylemler ve bunlara müdahale biçimi daha farklı olmaz mı?
Son İmralı görüşmesinde SS. Önder’in Öcalan’a atfen çözüm sürecini yasal zemine oturtma konusundaki iradesini sözcüler eli ile açık olarak ilk defa beyan etti. Artık mesele devletin bürokrasisinde görüşülmekten çıkıp siyasi heyetler üzerinden görüşülmeye başlandı. Bu iki olayı da çok önemli buluyorum"sözleri sürecin devamını gösteriyor.

Hemen arkasından Başbakan yardımcısı Başbakan yardımcısı Beşir Atalay’ın daha somut, yeni bir yol haritasının üzerinde çalışılması, sonuca doğru daha hızlı adımlar atılması”kararının alındığını vurgulanması, ikinci aşamaya geçileceğinilafzen işareti.

Peki nedir bu aşama? 18 ayda tamamlanacak 4 aşamalı bir yol haritasından söz ediliyor. Plana göre, hükümet, yeni aşamadabazı isimlerin yer alacağı bir İzleme Kurulu'nu oluşturmayı planlıyor. Kurul, son aylarda yaşanan yol kesme gibi olaylarınönüne geçmek için de çalışma yapacak, dağdan dönüşün önünü açacak düzenlemeler de hayata geçirilecek. Haklarında Kırmızı Bülten çıkarılmayan örgüt mensuplarının geri dönüşü kolaylaştırılacak. Ayrıca, yeni yol haritası kapsamında HDP heyetlerinin dışında bazı STK üyeleri ve gazetecilerin İmralı'yı ziyaretine de izin verilmesi planlanıyor. Sözü edilen konular barış sürecinin başlangıcında dile getirilen aşamalara uygun. Ama bu konuda ne zaman ve nasıl harekete geçileceği belli değil.
İşin kritik noktası ve kafa karışıklığı yaratan nokta ise bu açıklamaların ardından başbakanın yaptığı konuşma. SırrıSüreyya Önderin “siyasi heyetler üzerinden görüşmeler başladı” sözüne başbakanı verdiği karşılık: Çok ham, hayal bir şey. Böyle bir görüşme söz konusu değil, bu anlayışla yaklaşmaları halinde kendi kapılarını da kapatırlar. Şu anda sadece bizim müsaade ettiğimiz HDP, daha önce BDP mensupları adaya gitmişlerdir, bir de istihbarat teşkilatımız gitmektedir. Siyasi bir heyetin, ekibinin oraya gitmesi veya basın mensuplarının oraya gitmesi böyle bir şeye müsaade etmiş değiliz, böyle bir şey yok, olamaz. İleride olur mu olmaz mı bunlar şartların oluşturacağı, olgunlaştıracağı şeylerdir."

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde geçen hafta İmralı ziyareti sonrası yapılan açıklamalar belki de, şimdilik söylem düzeyinde de olsa, 1.5 yıl önce açıklanan yol haritasından sonra atılması beklenen en somut adım gibi görünüyor. İmralı bunun arkasında, hükümet ise bunu ne kadar zamana yayar belli değil.
Başbakanı sözleri yol haritasını doğrulasa da uygulamaya geçilmesine kendisi karar verecek gibi. Yani Başbakan çözüm süreci konusunda her ne kadar bakanları görevlendirmiş olsa da ipleri elinde tutuyor. Süreci, Türkiye’deki siyasi konjonktürün gidişatına göre belirleyecek gibi görünüyor. Hükümet, çözüm sürecindeki adımlara bizzat kendisi yön verme çabasında. Başbakan bu süreç içinde Kürt siyasihareketini endişelendiren yönüyse kullandığı retorik.  Retorik  “terör örgütü” düzeyinde devam ediyor. Hükümet bir yandanPKK lideriyle görüşürken diğer yandan konuyu “bizim istediğimiz” zaman noktasında devam ettiriyor. Bu duruma zaman zaman bahane de bulunabiliyor. Bahane ise tabanı hazırlamak. Oysa biliniyor ki AKP tabanı başbakanErdoğan’ın “olacak” dediği herhangi bir konun dışında hareket etmiyor.

Kürt siyasi hareketi cephesine gelince. Kiminle konuşsanız bir noktadan sonra tabir-i caizse burnundan soluyor, hükümete güvensizliğini dile getiriyor. İmralı’yla görüşen heyetteki umutvar tavrı parti genelinde görmek zor. Kandil’in ise her şeye hazır biçimde beklediği ama ilk aşamada şehirlerde hareketliliği tercih ettiğini söylüyor. Son günlerdeki Kalekol olarak adlandırılan karakol inşaatlarına yönelik protestolar,yol kesme, kimlik sorma gibi eylemlilikler de bu hareketliliğingöstergeleri. İmralı siyasi olarak süreci götürürken Kandil kontrollü bir gerginlik üzerinden, “mesaj vermek”, “buradayız” demek niyetinde gibi. Devletin bu tür eylemler müdahalesi eskisi gibi çok sert değil. Bu da kontrollü gerginliğe kontrollü müdahale ile karşılık verildiğini gösteriyor.
PKK unsurlarının yol kesme eylemliliğine hükümetin bir başka yanıtı “kaçırıldığı, BDP’ye göre gönüllü olarak dağa giden çocuklar meselesi oldu.
BDP bunu hükümet tarafından atılan taktik bir adım olarak ele alıyor. Çünkü bu çocukların dağa gittiği ya da hükümettin iddia ettiği gibi kaçırdığını son bir yıldır herkes biliyor, konuşuyor; istihbarat birimleri dahil olmak üzere.
Bu konuya evrensel normlarla yaklaşmak, barış sürecinin malzemesi haline getirmemek, en önemlisi de dağa çıkış ya daçıkarılış şartlarını ortadan kaldırmak gerekiyor. Bunun için bu konuyu “malzeme” haline getirmeden bir an önce “dağdan iniş”in yasal zeminin kapsamlı bir biçimde hazırlanması zorunlu
Son kertede süreci “liderler” yürütüyorsa da karşılıklı olarak“güvensizlik” hala aşılmış değil. Kimse elindeki “kartları” bir anda açmıyor. Bunun nedeni ise sürecin ağır aksak yürümesi, herkesin kendisi açısından uygun siyasi atmosferi kollaması, ağır retorik kullanması. Oysa böylesi durumlar, siyasikonjonktürlerden bağımsız, belki birçok şeyi göze alarak devam etmesi gereken dönemler; her iki taraf açısında da.

1 Haziran 2014 Pazar


Dağa çıkılmaması için önce dağdakilerin inmesi gerekiyor

- A +
 
Diyarbakır’daki aileler 15 yaşındaki çocuklarının kendi istekleriyle değil PKK tarafından zorla ‘dağa’ götürüldüğünü söylüyor. Kandil’den HPG tarafından yapılan açıklamada “PKK’nın gerilla saflarına katılan herkes gönüllü bir biçimde kendisi katılmaktadır” deniyor.
Gönüllü ya da zorla, 15 yaşındaki çocukların dağa gitmesine karşı çıkmak gerek. Çocukların ne şekilde gittiğini henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz son 4-5 ayda çok sayında gencin Kandil’e doğru yol aldığı. 
Soru şu: Barış süreci devam ederken çocuklar neden hala dağa çıkmaya devam ediyor ?
xxxxxx
Başbakan Erdoğan bu konuda BDP-HDP’yi eleştirerek çocukların geri getirilmesini, aksi halde b ve c planlarını devreye sokacaklarını söyledi.
BDP-HDP aracı olabilir ya da bağımsız bir heyet çocukları  bulunduğu yerden getirebilir.
Ama daha önemli olan son haftalardaki gelişmeler ve başbakan Erdoğan’ın B ve C planlarından söz etmesi.
Söz edilen plan sadece çocukların getir getirilmesiyle mi yoksa süreçle mi?
xxxxxx
Her iki durumda da akla, sürecin gidişatına yönelik şüpheler ve bazı hazırlıklar geliyor. Bu şüphe her iki taraf için de geçerli.
Bir yandan İmralı hattında Öcalan’la görüşmeler ve heyetin hükümet kanadından bakanlarla yaptığı durum değerlendirmeleri var.  
Diğer yanına gelince;
Söz ettiğimiz gibi barış sürecine rağmen çok sayıda gencin Kandil’e yol alması belli bir güvensizliğin göstergesi mi?
F-16’ların taciz uçuşları, kalekol olarak da adlandırılan karakolların yapımlarının devam etmesi, öte yanda bölgede yol kesme, farklı çaplarda çatışmalar, tabii ki süreçle ilgili somut, net adımların henüz atılmaması...
Bunlar bir araya gelince sanki herkes her şeye hazır havası ortaya çıkıyor.
Oysa herkes ateşkes ya da çatışmasızlık sürecinden memnun. Zaten bundan geri adım atmamak, bu havayı bozmamak gerekiyor.
xxxxxx
Gidişattan Öcalan çok memnun olmasa da özellikle masadan kalkan olmak istemiyor. Ya da şöyle söyleyelim: Muhataplar işi yokuşa sürse bile Öcalan’ın sonuna kadar süreci zorlayacağı tahmin edilebilir.
İki süreç at başı gidiyor; ince bir ipte oynanıyor, kimine göre ipe un seriliyor.
Kandil’in yaklaşımına gelince: Çözüm sürecinde demokratik özerklik uygulamasını öncelediği, kentlerde pasif direnişin konuştuğu, silahlı çatışmaya girilmeyeceği ve hükümeti sürecin ilerlemesi konusunda zorlamaya çalışacağı konuşuluyor.
Her iki taraf açısından da kontrollü gerginlik süreci söz konusu. Ama bu süreçte kontrol her zaman sağlanamayabilir.
xxxxxx
Ve en önemlisi...
Dağa çıkılmamasının yolu dağdakilerin yasal çerçevede aşağıya inmesinden geçiyor. Yani sürecin hızlanması...
Belki de B ve C planları bunlar olmalı.