3 Temmuz 2014 Perşembe


BAĞIMSIZ" KÜRDİSTAN FİKRİNE ALIŞMAK

Mete Çubukçu 


Ortadoğu’da yeni bir dönemin eşiğindeyiz. En önemli sorulardan birisi “1914’de çizilen sınırların 100 yıl sonra yerine kalıp kalmayacağı”. Bir diğer soru da  Irak ve Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği ve muhtemel bir Bağımsız Kürdistan ihtimali.


Belki farkında değiliz ama tüm bu yaşananlar bölgede geçen yüzyılda olanlardan daha fazla sorun yaratma kapasitesine sahip. Üstelik bir bölümü mezhebi bir ayrışma üzerinden yürüyor. Bu, önemli olduğu kadar tehlikeli bir gidişat.

Evet, 100 yıl sonra önemli şeyler oluyor, eski ezberler bozuluyor, bölge denklemine yeni aktörler katılıyor. Ve bazıları için belki de 100 yıl sonra önce Kürtler bölgede yeniden önemli bir özne olarak öne çıkıyor.

100 yıl önce o dönemin emperyalleri tarafından göz önüne alınmayarak dört ülkenin sınırları içinde bırakılan Kürtler bölgenin devletsiz en büyük ulusal topluluğu denilebilir.

Son dönemde IŞİD'in Irak'taki ilerleyeşi sonrasında sınırlarını fiili olarak genişleten, genişletmek durumunda kalan Irak Kürt Yönetimi, gelinen noktada  "bağımsızlığı" daha çok telafuz ediyor. Sanki tarihin akışı, siyasal ve ekonomik koşullar da Kürtleri bağımsızlığa "zorluyor. Hatta Iraklı Kürt liderler ve yetkililer "Biz Irak'ın bütünlüğünden yanayken Iraklı diğer gruplar anayasaya uymayarak bizi bölünmeye zorluyor. Ama biz sonuna kadar Irak'ın bütünlüğünü savunacağız" diyorlardı. Ama sanki Kürler de yolun sonuna gelmiş gibi görünüyor. 

Neden mi?

2009 ylında Irak Kürt Bölgesindeki Selahhatin kentinde Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani  Selahhatin'deki kartal yuvasını andıran karargahında yaklaşık 1 saat süren mülakatımızda "Bağımsız Kürdistan bütün Kürtlerin hayalidir. Benim de hayalim. Ama şu an için gerçekçi değil" demişti.

Bir yıl sonra İstanbul'da görüştüğümüz Irak Cumhurbaşkanı Celal Tatabani'den de benzer şekilde "Kürdistan'ın kurulmasının mevcut şartlarda mümkün olmadığı" yanıtını almıştım. Bu durumun birçok nedeni olmakla birlikte en önde geleni bölgesel koşulların uygun olmaması, başta Türkiye, İran ve tabii ki ABD'nin bu duruma sıcak bakmaması geliyordu. 

Peki şimdi Bağımsız Kürdistan mümkün ve gerçekçi mi?

Sorunun yanıtı artık "evet"tir. Ama bu "evet" göründüğü kadar kolay bir "evet" olmayabilir. Mevcut şartlar ve tarihin akışının Kürtleri böyle bir yöne zorladığı ortada. Türkiye dahil olmak üzere bölge ülkeleri artık yeni döneme kendilerini hazırlamaları, ileriye yönelik bölge planlarında Kürdistan ihtimaline yer vermeleri gerekiyor. 

Irak'ta Kürtler IŞID saldırısı ve Sünni bölgesindeki isyandan önce de mevcut koşullarda Irak'ın bu haliyle yürümeyeceğini söylüyordu. Maliki hükümetinin tavrı, Sünnilerin durumu, işlemeyen bir anayasa, gelirlerinin gerektiği paylaşılmaması, merkezin Kürt petrolleri üzerindeki baskısı ve tabii ki Kerkük'teki belirsizlik bu durumu besleyen unsurların başında geliyordu.

IŞID hamlesi ile ülke fiilen üçe bölündü. Kerkük artık sınırları itibariyle artık Kürtlerin elinde. Bundan geriye dönüş kolay olmaz. 

Üstüne üstlük Irak Kürdistan'ı Irak'ın en güvenli, en gelişmiş, dünyayla bağı olan bölgesi. Eleştirilecek birçok yanı olmasına rağmen kurumsal devletleşmeye hazır; İşleyen bir özerk parlamento, bölgesel bir anayasa, kendine ait bir ordu (peşmerge) , yasal kurumlar da mevcut. Bu durum Irak'ın diğer bölgeleri ile karşılaştırılıdğında Kürtlerin seslerini yüksetmeleri açısından  anlaşılabilir bir durum.

Ancak en önemlisi Kürtlerin Irak'ın diğer bölgeleri yani Şii ve Sünni Araplarla birlikte bir gelecek görememeleri. 

Bölgedeki konjonktür değişiyor. Her ne kadar ABD Kürtlerin bağımsızlığına karşı çıkıyor gibi görünse de ileriye yönelik olarak bu fikri değişebilir. Bağımsız Kürdistan artık Türkiye için de kalın bir kırmızı çizgi değil. Hatta, ABD'nin Küdistan'ı kurmak için Irak'ı işgal ettiği söylenirken şimdi ABD sanki Türkiye'yi frenliyor gibi görünüyor.

Ama tüm bunlara rağmen Bağımsız bir Kürdistan bölgedeki haritayı ve ilişkileri kökten değiştirecek bir gelişmedir. Özellikle dört parcadaki Kürtler gözönüne alındığında Türkiye, İran yerinen bir durum değerlendirmesi yapmak zorunda kalacaktır.

Bağımsız Kürdistan kısa vadede hayata geçer mi? 

Bence şüpheli...

Bağımsız Kürdistan fikri sıcak gelse bile diğer parçalarda ne olacağı Türkiye dahil bazı ülkeleri için hala soru işareti. Arap,Kürt denklemi, mezhebi bölünmelerin artması, Türkiye-İran'ın tavrı ve ABD'nin yaklaşımı ve bölge şartları için hala vakte ihtiyaç var gibi. 

Öte yandan Kürt sorunun hala çözememiş, Suriye'de Kürtlere uzak duran bir Türkiye tutarlı olamaz. Irak'taki bağımsız bir Kürdistan'ın diğer bölglerdeki Kürt hareketlerini kısa vadede zayıflatması ise kolay değil.

Ama Bağımsız Kürdistan fikrini alışmak gerekiyor. 

Bölgede Türkiye'nin barış ve istikrarı için Kürtlerle yürümesi elzem gibi görünüyor. Ancak, sadece ekonomik çıkarlar değil  daha geniş bir perspskiften bakarak yol almaya ihtiyaç  var.

Irak Kürdistan'ı ile kırmızı çizgilerini silikleştiren bir Türkiye'nin, kendi topraklarındaki barışı bir an önce hayata geçirmesi gerek. Türkiye'de Kürtlerle eşit, adil ve özgür birlikte bir gelecek bölünmenin değil birlikte yaşamın anahtarıdır.

Çünkü Bağımsız Kürdistan'a soğuk bakmayan bir Türkiye, kendi  Kürt sorununu çözmediği takdirde inandırıcı olamaz. 

Üstelik elini daha çabuk tutmasının zamanı gelmiştir. Çünkü tarih kimi zaman sizi beklemez.

15 Haziran 2014 Pazar



TÜRKİYE IŞID’I SURİYE’DEN TANIR!

15.6.2014.  Radikal İKİ 

Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞID) Musul’u kontrol altına alması ve Türkiye’nin Konsolosluğu’nu basması şaşkınlıkyarattı. Böylesi bir eylem tabii ki beklenmiyordu. Ama genel anlamda olan biten bölgeyi izleyenler açısından bir sürpriz değil. IŞID birkaç günlük bir örgüt olmadığı gibi El Kaide tarzı yapılanmaların hareket tarzları da yeni değil.
Türkiye’de Ortadoğu politikasını oluşturanlar ya da oluşturduğunu sananlar IŞID’ı Suriye’den tanırlar, tanımaları gerekir. IŞID Musul’da eylem yapsa, konsolos ve konsolosluk çalışanlarını rehin alarak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilke imza atsa da, aslında, Türkiye sınırına uzaklarda değil bizzat Türkiye sınırının dibinde, Türkiye’ye komşu bir örgüt.
IŞID her ne kadar El Kaide ‘merkezi’ tarafından dışlamış gibi görünse de ideolojik, askeri ve siyasi anlamda El Kaide’nin bağımsız bir kolu. Zaten El Kaide son 10 yılda farklı yapılanmalar içinde. Artık tek merkezden emir alan yönetilen bir örgüt değil. Farklı coğrafyalarda, farklı isimlerde kimi zaman bağımsız davranabilen ama ideolojik olarak aynı zemine oturan örgütlerden oluşuyor; tıpkı Boko Haram gibi.

IŞID’I YAKINDA ARAMAK
IŞID ve El Nusra da El Kaide’nin Irak ve Suriye’deki uzantıları. IŞID ve El Nusra kısa süre öncesine yani Türkiyetarafından terör örgütü olarak ilan edilmesine kadar Suriye’de Esad rejimine karşı savaştıkları için en azından kısa süre öncesine kadar sesinin yükseltmediği iki örgüt. Ne zamanki Batı’dan sesler yükseldi, Suriye’de Rakka ve Deyr Zor gibi kentlerde yönetimi ele geçirip Esad değil, Suriye muhalefetine karşı savaşmaya başladı, Türkiye o vakit politikasında değişikliğe gitti. Ancak o vakte kadar IŞID Suriye’de alan kazanmış Türkiye’ye komşu olmuştu. Militan kadrosunun çoğunluğu Çeçen, Kuzey Afrikalı, Avrupalı, Asyalı cihatçılardan oluşan örgüte Türkiye’den de katılımlar olduğu biliniyor.
Örgüt Irak ve Suriye arasında mobilize şekilde hareket etme rahatlığına sahip. Çünkü her iki ülkenin belli bölümlerinde kontör yok sınır geçişleri kolay. Büyük bir ihtimalle Musul’da ele geçirilen Irak ordusuna ait silahların bir kısmı Suriye’ye gönderilmiş durumda.
10 YILLIK GEÇMİŞ
IŞID Irak’ta Amerikan işgali sonrası Sünni bölgesinde güçlendi, 2007’de ABD’nin ‘çıkış’ adı verdiği bir plan çerçevesinde Sünni aşiretleri silahlandırması, finansal yardım yapması sonucu örgüt güç kaybetti ama yok olmadı. Hep var oldu. Zaten El Kaide türü yapılanmaların temel özelliği zayıflasa bile yok olmaması. Suriye’de iç savaş zemininde otorite kaybolunca Suriye kolu kuruldu ve örgüt iki ülke arasında bir koridor oluştu. Musul saldırısı geliyorum demişti aslında Çok değil bu yılın başında Felluce’yi ele geçiren IŞID Irak ordusu ile çatışı. Ama örgüt Felluce’yi hala kontrol ediyor.
Örgüt Suriye cephesinde, Esad rejimine karşı, her şeyi mubahgören anlayışın bir sonucunda büyüdü serpildi. Yine hatırlayalım: IŞID uzun süre Rojava Kürtleri ya da YPG saflarına saldırdı, katliamlar yaptı. Rojava Kürtleri’nin uzun süredir Türkiye’yi IŞID konusunda uyardığı, Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerle birlikte IŞID’a karşı mücadele etmesi gerektiğini söyleyip eleştiri getirdiler. Ama o dönem Türkiyebu konuda Kürtlerin yanında durmadığı gibi IŞID konusunda da sessiz kaldı.
IŞID’ın bu noktaya gelmesinde birçok gerekçe olmakla birlikte aslolan El Kaide türevi yapılan bir realite olduğu ve Irak, Suriye gibi otorite boşluğu olan ülkelerde kendine zemin bulduğudur. IŞID terörü bir yöntem olarak uygulasa, İslam’ı en geri şekliyle yorumlayıp şeriatı en ağır biçimde hayata geçirse de kitle tabanı olmadan (gönüllü ya da korku nedeniyle) belli bir bölgede tutunması kolay değil. Suriye’de estirdiği terörle iki kenti yönetirken, Irak’ta Musul gibi devasa bir kenti belli bir taban desteği olmadan ele geçirmesi mümkün olamaz. Musul’daki destek ise Irak işgali sonrası özellikle Maliki iktidarı sonrası kenara itilen Sünni Arapların tepkiselliğinden kaynaklanmakta. Musul’u IŞID ele geçirirken bölgedeki belli aşiret ve İslami örgütlerin de desteğini görmek gerek. İkincisi Musul’dan kaçanların Bağdat değil Kürt bölgesine yönelmesi de manidar. İnsanlar IŞID gerekçesiylekente yönelik bir Maliki şiddetinden korkmakta. Yani Maliki’nin IŞID’a saldırınken aslında kendilerini de hedef alacağını düşünüyor. Musul’da askerlerin neden silahlarını bırakarak kaçtığına gelince: Irak ordusu ulusal bir ordu olmaktan çok mezhepsel ve etnik bir yapılanma. Kuzeydepeşmerge güçleri var, Irak ordusunun çoğunluğu Şiilerden oluşuyor. Sünni askerler ise böyle bir durumda kendini riske etmez.


Türkiye’de olayla ilgili kurulan komplo teorileri, sorunun etrafından dolaşma alışkanlığının devam ettiğini gösteriyor.Tabii ki IŞID’ı kullanan ülkeler mevcut. Beşar Esad’ın IŞID’la en azından şimdilik ilişkide olduğu, hatta petrolticareti bile yaptığı söylenebilir. Keza İran, Maliki hükümetiMusul’daki gelişmeye göz yummuş olabilir. Ama bu hiçbir zaman IŞID’ın, El Kaide’nin bir gerçeklik olduğunu değiştirmez. Zaman zaman geri çekilen, küçülen, bir süre sonra çoğalarak büyüyen mobil cihatçı bir yapı karşısında diğer gerekçeler tali olmakla birlikte meseleyi saptırmaktır.Unutmamak gerekir ki IŞID ve hala El Nusra Suriye muhalefeti içindeki yapılar.
Türkiye’nin Irak’ta IŞID’a herhangi bir şey yapması çok mümkün görünmüyor. Ancak Suriye’de muhtemelen konvoyları, ellerinde olan bazı bölgeler vurulacaktır. Çünkü Türkiye IŞID’ı, Suriye’de daha iyi tanır!
Öte yandan her şerde bir hayır vardır şiarından yola çıkarak:Irak politikasını yeniden düzenlemek, Suriye’de yeniden birpolitika belirlemek, Rojava’da Kürtlerle birlikte IŞID, Nusra ve benzeri El kaide kökenli örgütlere karşı savaşmak için bir fırsat var Türkiye’nin önünde. Musul Konsolosluğunun basılması ve insanların rehin alınması zaten durumun vehametini, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını yeniden gözden geçirmesinin zorunluğunu gösteriyor.
Üç mottoyla bitirelim: Siz Ortadoğu’ya girerseniz o da sizin içinize girer. El Kaide türü örgütler bumerang gibidir. Bir süre sonra gelip işbirliği yapan devlet ya da örgütler vurur. Bir bölgede oynamak için orayı bilmek gerekir.


8 Haziran 2014 Pazar


BARIŞ SÜRECİ’NDE KAFALAR KARIŞIK

8.6.2014 Radikal İKİ  


Barış süreci konusunda herkesin kafası karışık. Resmi düzeyde yapılan açıklamaların bir kısmı birbirini tamamlasa da farklı açıklamalar doğal olarak birçok soru işareti oluşturuyor.
Bir yanda siyasi/teknik görüşmelerde yol katledildiği söylenirken diğer yanda Kürt bölgesindeki hareketlilik dikkat çekici. Zaten kafaları karıştıran da biraz bu. Eğer süreç yolunda gidiyorsa bölgede eylemler niye artıyor? Eğer süreç tıkandıysa bölgedeki eylemler ve bunlara müdahale biçimi daha farklı olmaz mı?
Son İmralı görüşmesinde SS. Önder’in Öcalan’a atfen “çözüm sürecini yasal zemine oturtma konusundaki iradesini sözcüler eli ile açık olarak ilk defa beyan etti. Artık mesele devletin bürokrasisinde görüşülmekten çıkıp siyasi heyetler üzerinden görüşülmeye başlandı. Bu iki olayı da çok önemli buluyorum"sözleri sürecin devamını gösteriyor.

Hemen arkasından Başbakan yardımcısı Başbakan yardımcısı Beşir Atalay’ın “daha somut, yeni bir yol haritasının üzerinde çalışılması, sonuca doğru daha hızlı adımlar atılması”kararının alındığını vurgulanması, ikinci aşamaya geçileceğinilafzen işareti.

Peki nedir bu aşama? 18 ayda tamamlanacak 4 aşamalı bir yol haritasından söz ediliyor. Plana göre, hükümet, yeni aşamadabazı isimlerin yer alacağı bir İzleme Kurulu'nu oluşturmayı planlıyor. Kurul, son aylarda yaşanan yol kesme gibi olaylarınönüne geçmek için de çalışma yapacak, dağdan dönüşün önünü açacak düzenlemeler de hayata geçirilecek. Haklarında Kırmızı Bülten çıkarılmayan örgüt mensuplarının geri dönüşü kolaylaştırılacak. Ayrıca, yeni yol haritası kapsamında HDP heyetlerinin dışında bazı STK üyeleri ve gazetecilerin İmralı'yı ziyaretine de izin verilmesi planlanıyor. Sözü edilen konular barış sürecinin başlangıcında dile getirilen aşamalara uygun. Ama bu konuda ne zaman ve nasıl harekete geçileceği belli değil.
İşin kritik noktası ve kafa karışıklığı yaratan nokta ise bu açıklamaların ardından başbakanın yaptığı konuşma. SırrıSüreyya Önder’in “siyasi heyetler üzerinden görüşmeler başladı” sözüne başbakanı verdiği karşılık: “Çok ham, hayal bir şey. Böyle bir görüşme söz konusu değil, bu anlayışla yaklaşmaları halinde kendi kapılarını da kapatırlar. Şu anda sadece bizim müsaade ettiğimiz HDP, daha önce BDP mensupları adaya gitmişlerdir, bir de istihbarat teşkilatımız gitmektedir. Siyasi bir heyetin, ekibinin oraya gitmesi veya basın mensuplarının oraya gitmesi böyle bir şeye müsaade etmiş değiliz, böyle bir şey yok, olamaz. İleride olur mu olmaz mı bunlar şartların oluşturacağı, olgunlaştıracağı şeylerdir."

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde geçen hafta İmralı ziyareti sonrası yapılan açıklamalar belki de, şimdilik söylem düzeyinde de olsa, 1.5 yıl önce açıklanan yol haritasından sonra atılması beklenen en somut adım gibi görünüyor. İmralı bunun arkasında, hükümet ise bunu ne kadar zamana yayar belli değil.
Başbakanı sözleri yol haritasını doğrulasa da uygulamaya geçilmesine kendisi karar verecek gibi. Yani Başbakan çözüm süreci konusunda her ne kadar bakanları görevlendirmiş olsa da ipleri elinde tutuyor. Süreci, Türkiye’deki siyasi konjonktürün gidişatına göre belirleyecek gibi görünüyor. Hükümet, çözüm sürecindeki adımlara bizzat kendisi yön verme çabasında. Başbakan bu süreç içinde Kürt siyasihareketini endişelendiren yönüyse kullandığı retorik.  Retorik  “terör örgütü” düzeyinde devam ediyor. Hükümet bir yandanPKK lideriyle görüşürken diğer yandan konuyu “bizim istediğimiz” zaman noktasında devam ettiriyor. Bu duruma zaman zaman bahane de bulunabiliyor. Bahane ise tabanı hazırlamak. Oysa biliniyor ki AKP tabanı başbakanErdoğan’ın “olacak” dediği herhangi bir konun dışında hareket etmiyor.

Kürt siyasi hareketi cephesine gelince. Kiminle konuşsanız bir noktadan sonra tabir-i caizse burnundan soluyor, hükümete güvensizliğini dile getiriyor. İmralı’yla görüşen heyetteki umutvar tavrı parti genelinde görmek zor. Kandil’in ise her şeye hazır biçimde beklediği ama ilk aşamada şehirlerde hareketliliği tercih ettiğini söylüyor. Son günlerdeki Kalekol olarak adlandırılan karakol inşaatlarına yönelik protestolar,yol kesme, kimlik sorma gibi eylemlilikler de bu hareketliliğingöstergeleri. İmralı siyasi olarak süreci götürürken Kandil kontrollü bir gerginlik üzerinden, “mesaj vermek”, “buradayız” demek niyetinde gibi. Devletin bu tür eylemler müdahalesi eskisi gibi çok sert değil. Bu da kontrollü gerginliğe kontrollü müdahale ile karşılık verildiğini gösteriyor.
PKK unsurlarının yol kesme eylemliliğine hükümetin bir başka yanıtı “kaçırıldığı”, BDP’ye göre gönüllü olarak dağa giden çocuklar meselesi oldu.
BDP bunu hükümet tarafından atılan taktik bir adım olarak ele alıyor. Çünkü bu çocukların dağa gittiği ya da hükümettin iddia ettiği gibi kaçırdığını son bir yıldır herkes biliyor, konuşuyor; istihbarat birimleri dahil olmak üzere.
Bu konuya evrensel normlarla yaklaşmak, barış sürecinin malzemesi haline getirmemek, en önemlisi de dağa çıkış ya daçıkarılış şartlarını ortadan kaldırmak gerekiyor. Bunun için bu konuyu “malzeme” haline getirmeden bir an önce “dağdan iniş”in yasal zeminin kapsamlı bir biçimde hazırlanması zorunlu
Son kertede süreci “liderler” yürütüyorsa da karşılıklı olarak“güvensizlik” hala aşılmış değil. Kimse elindeki “kartları” bir anda açmıyor. Bunun nedeni ise sürecin ağır aksak yürümesi, herkesin kendisi açısından uygun siyasi atmosferi kollaması, ağır retorik kullanması. Oysa böylesi durumlar, siyasikonjonktürlerden bağımsız, belki birçok şeyi göze alarak devam etmesi gereken dönemler; her iki taraf açısında da.

1 Haziran 2014 Pazar


Dağa çıkılmaması için önce dağdakilerin inmesi gerekiyor

- A +
 
Diyarbakır’daki aileler 15 yaşındaki çocuklarının kendi istekleriyle değil PKK tarafından zorla ‘dağa’ götürüldüğünü söylüyor. Kandil’den HPG tarafından yapılan açıklamada “PKK’nın gerilla saflarına katılan herkes gönüllü bir biçimde kendisi katılmaktadır” deniyor.
Gönüllü ya da zorla, 15 yaşındaki çocukların dağa gitmesine karşı çıkmak gerek. Çocukların ne şekilde gittiğini henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz son 4-5 ayda çok sayında gencin Kandil’e doğru yol aldığı. 
Soru şu: Barış süreci devam ederken çocuklar neden hala dağa çıkmaya devam ediyor ?
xxxxxx
Başbakan Erdoğan bu konuda BDP-HDP’yi eleştirerek çocukların geri getirilmesini, aksi halde b ve c planlarını devreye sokacaklarını söyledi.
BDP-HDP aracı olabilir ya da bağımsız bir heyet çocukları  bulunduğu yerden getirebilir.
Ama daha önemli olan son haftalardaki gelişmeler ve başbakan Erdoğan’ın B ve C planlarından söz etmesi.
Söz edilen plan sadece çocukların getir getirilmesiyle mi yoksa süreçle mi?
xxxxxx
Her iki durumda da akla, sürecin gidişatına yönelik şüpheler ve bazı hazırlıklar geliyor. Bu şüphe her iki taraf için de geçerli.
Bir yandan İmralı hattında Öcalan’la görüşmeler ve heyetin hükümet kanadından bakanlarla yaptığı durum değerlendirmeleri var.  
Diğer yanına gelince;
Söz ettiğimiz gibi barış sürecine rağmen çok sayıda gencin Kandil’e yol alması belli bir güvensizliğin göstergesi mi?
F-16’ların taciz uçuşları, kalekol olarak da adlandırılan karakolların yapımlarının devam etmesi, öte yanda bölgede yol kesme, farklı çaplarda çatışmalar, tabii ki süreçle ilgili somut, net adımların henüz atılmaması...
Bunlar bir araya gelince sanki herkes her şeye hazır havası ortaya çıkıyor.
Oysa herkes ateşkes ya da çatışmasızlık sürecinden memnun. Zaten bundan geri adım atmamak, bu havayı bozmamak gerekiyor.
xxxxxx
Gidişattan Öcalan çok memnun olmasa da özellikle masadan kalkan olmak istemiyor. Ya da şöyle söyleyelim: Muhataplar işi yokuşa sürse bile Öcalan’ın sonuna kadar süreci zorlayacağı tahmin edilebilir.
İki süreç at başı gidiyor; ince bir ipte oynanıyor, kimine göre ipe un seriliyor.
Kandil’in yaklaşımına gelince: Çözüm sürecinde demokratik özerklik uygulamasını öncelediği, kentlerde pasif direnişin konuştuğu, silahlı çatışmaya girilmeyeceği ve hükümeti sürecin ilerlemesi konusunda zorlamaya çalışacağı konuşuluyor.
Her iki taraf açısından da kontrollü gerginlik süreci söz konusu. Ama bu süreçte kontrol her zaman sağlanamayabilir.
xxxxxx
Ve en önemlisi...
Dağa çıkılmamasının yolu dağdakilerin yasal çerçevede aşağıya inmesinden geçiyor. Yani sürecin hızlanması...
Belki de B ve C planları bunlar olmalı. 

23 Mayıs 2014 Cuma




SANDIK BİRLEŞTİRMİYOR, BÖLÜYOR!


22.05.2014


Irak’ta Meclis seçimleri 2010’dan çok farklı sonuç vermedi. Oylar Nuri el Maliki’nin üçüncü kez başbakan olacağını gösteriyor. Maliki’nin Kanun Devleti bloğu 2010 yılında olduğu gibi seçimlerden birinci sırada çıktı, sandalye sayasını 3 tane arttırdı, ama çoğunluğu sağlayabilmiş değil. Bu durumda tek başına hükümeti kuramıyor. 328 milletvekilinin bulunduğu Irak meclisinde 165 sayısını tutturması gerekiyor.
Maliki’nin kendisi gibi Şii olan Mukteda Es Sadr ve El Hekim’in gruplarıyla hükümeti kurması mümkün.
Genel olarak Sünni gruplar oy kaybetti. Sünni Araplar, 13 partinin ittifakıyla Birleşikler Hareketi Koalisyonuyla girdikleri önceki genel seçimde 91 sandalye kazanarak seçim birincisi olmuştu. Şimdi daha zayıflar
Irak Türkmen Cephesi'nin (ITC) bütün çabalarına rağmen Türkmenlerin, seçime katılımı düşük oldu. Türkmen listeler, yine istedikleri sonucu elde edemediler. Türkmenler bu kez de ITC listesinden değil farklı listelerden seçimlere girmeyi tercih ederek 10 milletvekili çıkardılar. Bu da Türkmenlerin Irak’taki genel eğilim tersine kendi etnik kökeni değil farklı köken ve mezhep listelerinden seçimlere girmeyi tercih ettiklerini gösteriyor. Çünkü Türkmenler ancak bu şekilde seçimlerde birkaç fazla sandalye kazanabiliyor.

Yani seçim sonuçları, Türkmenler açısından, sayıları, güçleri ve etkileri anlamında yıllardır süren tartışmayı devam ettirecek gibi.

Kürtler ise üçüncü sırada ve üçüncü güç olarak seçimden çıktılar. 2010 ile karşılaştırıldığında oylarını arttırdı ve yine anahtar konuma yükseldiler. Irak Meclisinde 57 olan sandalye sayısını 62’ye yükselttiler. Kürtler arasında Barzani’nin KDP’si birinci sıradaki yerini korukken geçen seçimde Goran Haraketi karşısında güç kaybeden Talabani’nin KYB’sinin yeniden toparlandığı görülüyor. KYB sandalye sayısını 14’ten 21’e yükseltti. Kerkük’te birinci parti oldu. 

Irak seçimleri Amerikan işgali sonrası ülkedeki bölünmeyi bir kez daha gösterdi. Irak’ta seçmenin kahir ekseriyeti oylarını siyasi, ideolojik ya da ekonomik eğilimlerine göre değil mezhebi ve etnik kökenine göre kullandı, kullanıyor. Bir önceki seçimler de aynısı olmuştu: Bundan sonra da Irak’ta farklı bir manzaranın ortaya çıkması zor. Bu durum ülkeni fiilen ve ruhen bölündüğü bir kez daha göstermesi açısından önemli.

Tüm bunlar bir araya gelince Irak’ta koalisyondan başka bir çare görünmüyor. Bu koalisyonu Şiilerin kurması mümkün ama ülkedeki dengeler açısından Maliki Kürtleri yanına alabilir. Bu tabii ki bu durum Maliki hükümeti ile Kürtler arasında uzun süredir devam eden gerilimin azalmasına bağlı. Hükümetin, Kürtlerin her yıl bütçeden alması gereken yüzde 13’lük payı hala vermediği biliniyor. Hepsinden öte Kürtler Maliki’nin demokrasinin asgari kurallarını yerine getirmediği, Irak’ı, Anayasa’da yazıldığı üzere federatif bir şekilde yönetmediği yönünde eleştiriyor.

Eğer Maliki uzlaşmaya gitmez ve Kürtleri yeniden kazanmazsa, Kürtlerin ‘kendi yolunu çizmesi’ daha da hızlanabilir.
Bir diğer tehlike ise Sünnilerin durumu. Sünniler Saddam rejimi devrildikten sonra kendilerini dışlanmış hissediyor. Sünni bölgelerindeki direniş, terör eylemleri ve El kaide unsurlarının güçlenmesinin bir nedeni de bu. Sünnileri Irak’taki sistemin, denklemin içinde dahil etmeden ülkede istikrar ve güvenliğin sağlanması zor görünüyor.

Seçimler, sandık tabii ki önemli. Ama Irak gibi insanların etnik ve mezhebi kökenlere göre hareket ettiği, oy kullandığı bir ülkede seçimler, tarafları bir araya getirmekten çok uzaklaştırıyor.

Sorun tabii ki seçimlerde değil, Irak’ın geldiği nokta ve demokrasi anlayışı ve işleyişinde.




11 Mayıs 2014 Pazar


KÜRTLERE HAKSIZLIK MI YAPILIYOR?

T24/9.05.2014
 
Barış süreciyle birlikte siyasal Kürt hareketinin Türkiye’nin sıcak gündeminden geri çekildiği, hükümetin yanında konumlanmasa da, ‘kendi gündemine’ yoğunlaştığı, kitlesel olaylarda yer almadığı eleştirileri söz konusu.

Mehmet Altan’ın t24 sitesinde yazdığı ‘Batı’da faşizm Doğu’da Özerklik mi?’ yazısı da geçen yıl Gezi olaylarından beri daha alçak sesle sürdürülen bir tartışmayı alevlendirdi.

Peki, bu eleştirilerde haklılık payı var mı? 

Bir anekdot ve bir aktarımla devam edelim: Gezi sürecinin ilk günleri yabancı bir gazeteciye mülakat veriyorum. İnsanların neden medyayı eleştirdiğini soruyor. “Şiddet uygulanıyor ve bu şiddeti medyada göremiyorlar. Haklılar. Yalnız bu arada Kürtlere de bir özür borçları var” diyerek şöyle devam etmiştim. “ Medya 30 yıldır Kürtlerin başına geleni göstermiyor kimse de bundan sıkıntı duymuyordu. Ne zaman ki insanlar batıda kitlesel olarak devletin somut şiddetiyle karşılaştı, o vakit medyanın daha önce de benzer durumları görmediğini fark etti.”

Aynı dönemlerde İrfan Aktan Express Dergisi’nde (mealen) Gezi sırasında Tarlabaşı’nda polis tarafından sıkıştırılan “şimdi şuradan Kürtler çıkıp gelse çok sevineceğim” diyen gencin beklentisini aktarıyordu.
 
 Bu ülkenin insanları çok acılar çektiler, şiddete maruz kaldılar, öldürüldü, sürüldü. Bu nedenle kimin daha fazla acı çektiğini yarıştırıp kategorik olarak Kürt-Türk ya da Kürtler-solcular-islamcılar ayrımı yapmanın bir yararı yok. Ama tüm bunlar da 30 yıldır Kürtlerin maruz kaldığı uygulamaları da hafifletmez.

Şu anda siyasal ve silahlı Kürt hareketinin konumunu eleştirebilir, yanlış bulabilir, barış sürecinde hataları vardır vs. denilebilir. Ama ‘Kürtler nerede? Neden kitlesel eylemlere destek vermiyor?’ ya da “hükümetin yanında hizalandılar” demek haksızlık olur.
Kürtler, barış süreciyle birlikte, belki de birkaç yüzyıllık yok sayma sürecinin başka bir noktaya evirildiğinin, Türkiye barışına uzanan bir yolda ilerlendiğinin farkında.

Kürt hareketi doğal olarak bu yolda tarihsel bir zihin altı ve tecrübeyle daha dikkatli, sabırlı ve temkinli ilerlemeye çalışıyor. Bunu da her şeye rağmen yapmıyor; AKP hükümetini eleştirmekten kaçınmıyor, sokakta yerini alıyor. Bir yandan barış süreci adımını genişletmek için sonuna kadar zorluyor, masadan kalkmak, ilk geri adım atan olmak istemiyor. AKP’nin bu konudaki samimimiyetini test ederek yol almaya çalışıyorlar.

Kürtlerin tarihine bakınca, ne kadar ince eleyip sık dokumak zorunda olduklarını, kime ne zaman güvenip güvenmeyeceklerini, uzun yıllar sonra ilk kez inisiyatifi ele aldıklarını, Ortadoğu’daki gelişmeler açısından nasıl anahtar bir konuma geldiklerini biliyorlar. Ve tabii ki süreci kendi açılarından en iyi şekilde değerlendirmek istiyorlar. Ama bu sadece kendi açılarından değil Türkiye için de çok önemli. Bu AKP’yle oturulan masada hiçbir şey elde etmeden sonuna kadar kalacakları anlamına gelmiyor.

SABIR VE TEMKİN

Çatışmasızlık süreci önemli ancak Kürt hareketinin barış sürecinin gidişatından çok memnun olduğunu göstermez. Sürecin hangi aşamada; diyalog mu müzakere mi olduğu henüz belli değil. Gazeteciler ya da akil insanların İmralı’ya gitme düşüncesi olumlu olmakla birlikte, bu görüşme ancak, süreci Öcalan’ın ağızından dinlemek, kamuoyuna duyurmak ya da kamuoyunu yumuşatmanın ötesinde somut bir adım sayılmaz.
Tabii ki Öcalan’la siyasi temsilciler dışındaki görüşmeler koşulların giderek değiştiğinin ama hala hedeflenen noktaya gelinmediğinin işaretidir. Bilindigi gibi Öcalan’ın müzakere aşaması ve çeşitli komisyonlar kurulması ile gazeteci/akil insan görüşmesi farklı şeyler. Bu da hükümetin hala ara formüllerle süreci devam ettirdiğinin göstergesi.

Bu aşamada Kürt siyasal ve silahlı hareketine neden harekete geçmediklerini sorgulamak haksızlık, Kürt hareketinin bu tavrıyla hükümetin elini güçlendirdiği tezi de yanılgı gibi görünüyor.

Üstüne üstlük, 30 yıllık bir savaş ve bu savaşın travmasını yaşamış Kürtlerin yeniden savaşmaya başlaması bir olasılık olmakla birlikte, varolan ulusal ve uluslararası koşulların kendi lehlerine olduğu biliniyor. Velev ki Kürtler de bu süreçte pragmatik davranıyor. Bu kadar pragmatizme de hakları var. Ama Kürt hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağlamayacağını ve sadece ‘kendi yolunu’ çizdiği eleştirileri haksızlık.

Çünkü barış sürecinde yol alınmadığı takdirde, demokratik özerkliğin hayata geçirilme süreciyle birlikte kentlerde pasif direnişten başlayarak hiç istemediğimiz silahlı çatışmaya varacak görüntülerle karşılaşabiliriz.
Bu olasılığa meydan vermemek ama hükümeti de bu konuda elini çabuk tutmaması, ipe un sermemesi ve barış sürecini Cumhurbaşkanlığı, genel secimler diyerek sürüncemeye bırakmaması için baskı yapmak gerekecektir.

Bu ülkede “muhaliflere” yapılanlar farklılıklar göstermiyor. Tuzak “milliyetçi” yaklaşımlardadır. Hem Türkler hem de Kürtler açısından. Yani “Türkiye demokratikleşirken Kürtler özgürleşecek-Kürtler özgürleşirken Türkiye demokratikleşecek” şeklinde sloganlaştırabileceğimiz durumda, birisi diğerinin önüne koyulmayacak kadar önemli. Her ikisi de birbirine mündemiçtir.  

KÜRTLERE HAKSIZLIK MI YAPILIYOR?

T24/9.05.2014
 
Barış süreciyle birlikte siyasal Kürt hareketinin Türkiye’nin sıcak gündeminden geri çekildiği, hükümetin yanında konumlanmasa da, ‘kendi gündemine’ yoğunlaştığı, kitlesel olaylarda yer almadığı eleştirileri söz konusu.

Mehmet Altan’ın t24 sitesinde yazdığı ‘Batı’da faşizm Doğu’da Özerklik mi?’ yazısı da geçen yıl Gezi olaylarından beri daha alçak sesle sürdürülen bir tartışmayı alevlendirdi.

Peki, bu eleştirilerde haklılık payı var mı? 

Bir anekdot ve bir aktarımla devam edelim: Gezi sürecinin ilk günleri yabancı bir gazeteciye mülakat veriyorum. İnsanların neden medyayı eleştirdiğini soruyor. “Şiddet uygulanıyor ve bu şiddeti medyada göremiyorlar. Haklılar. Yalnız bu arada Kürtlere de bir özür borçları var” diyerek şöyle devam etmiştim. “ Medya 30 yıldır Kürtlerin başına geleni göstermiyor kimse de bundan sıkıntı duymuyordu. Ne zaman ki insanlar batıda kitlesel olarak devletin somut şiddetiyle karşılaştı, o vakit medyanın daha önce de benzer durumları görmediğini fark etti.”

Aynı dönemlerde İrfan Aktan Express Dergisi’nde (mealen) Gezi sırasında Tarlabaşı’nda polis tarafından sıkıştırılan “şimdi şuradan Kürtler çıkıp gelse çok sevineceğim” diyen gencin beklentisini aktarıyordu.
 
 Bu ülkenin insanları çok acılar çektiler, şiddete maruz kaldılar, öldürüldü, sürüldü. Bu nedenle kimin daha fazla acı çektiğini yarıştırıp kategorik olarak Kürt-Türk ya da Kürtler-solcular-islamcılar ayrımı yapmanın bir yararı yok. Ama tüm bunlar da 30 yıldır Kürtlerin maruz kaldığı uygulamaları da hafifletmez.

Şu anda siyasal ve silahlı Kürt hareketinin konumunu eleştirebilir, yanlış bulabilir, barış sürecinde hataları vardır vs. denilebilir. Ama ‘Kürtler nerede? Neden kitlesel eylemlere destek vermiyor?’ ya da “hükümetin yanında hizalandılar” demek haksızlık olur.
Kürtler, barış süreciyle birlikte, belki de birkaç yüzyıllık yok sayma sürecinin başka bir noktaya evirildiğinin, Türkiye barışına uzanan bir yolda ilerlendiğinin farkında.

Kürt hareketi doğal olarak bu yolda tarihsel bir zihin altı ve tecrübeyle daha dikkatli, sabırlı ve temkinli ilerlemeye çalışıyor. Bunu da her şeye rağmen yapmıyor; AKP hükümetini eleştirmekten kaçınmıyor, sokakta yerini alıyor. Bir yandan barış süreci adımını genişletmek için sonuna kadar zorluyor, masadan kalkmak, ilk geri adım atan olmak istemiyor. AKP’nin bu konudaki samimimiyetini test ederek yol almaya çalışıyorlar.

Kürtlerin tarihine bakınca, ne kadar ince eleyip sık dokumak zorunda olduklarını, kime ne zaman güvenip güvenmeyeceklerini, uzun yıllar sonra ilk kez inisiyatifi ele aldıklarını, Ortadoğu’daki gelişmeler açısından nasıl anahtar bir konuma geldiklerini biliyorlar. Ve tabii ki süreci kendi açılarından en iyi şekilde değerlendirmek istiyorlar. Ama bu sadece kendi açılarından değil Türkiye için de çok önemli. Bu AKP’yle oturulan masada hiçbir şey elde etmeden sonuna kadar kalacakları anlamına gelmiyor.

SABIR VE TEMKİN

Çatışmasızlık süreci önemli ancak Kürt hareketinin barış sürecinin gidişatından çok memnun olduğunu göstermez. Sürecin hangi aşamada; diyalog mu müzakere mi olduğu henüz belli değil. Gazeteciler ya da akil insanların İmralı’ya gitme düşüncesi olumlu olmakla birlikte, bu görüşme ancak, süreci Öcalan’ın ağızından dinlemek, kamuoyuna duyurmak ya da kamuoyunu yumuşatmanın ötesinde somut bir adım sayılmaz.
Tabii ki Öcalan’la siyasi temsilciler dışındaki görüşmeler koşulların giderek değiştiğinin ama hala hedeflenen noktaya gelinmediğinin işaretidir. Bilindigi gibi Öcalan’ın müzakere aşaması ve çeşitli komisyonlar kurulması ile gazeteci/akil insan görüşmesi farklı şeyler. Bu da hükümetin hala ara formüllerle süreci devam ettirdiğinin göstergesi.

Bu aşamada Kürt siyasal ve silahlı hareketine neden harekete geçmediklerini sorgulamak haksızlık, Kürt hareketinin bu tavrıyla hükümetin elini güçlendirdiği tezi de yanılgı gibi görünüyor.

Üstüne üstlük, 30 yıllık bir savaş ve bu savaşın travmasını yaşamış Kürtlerin yeniden savaşmaya başlaması bir olasılık olmakla birlikte, varolan ulusal ve uluslararası koşulların kendi lehlerine olduğu biliniyor. Velev ki Kürtler de bu süreçte pragmatik davranıyor. Bu kadar pragmatizme de hakları var. Ama Kürt hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağlamayacağını ve sadece ‘kendi yolunu’ çizdiği eleştirileri haksızlık.

Çünkü barış sürecinde yol alınmadığı takdirde, demokratik özerkliğin hayata geçirilme süreciyle birlikte kentlerde pasif direnişten başlayarak hiç istemediğimiz silahlı çatışmaya varacak görüntülerle karşılaşabiliriz.
Bu olasılığa meydan vermemek ama hükümeti de bu konuda elini çabuk tutmaması, ipe un sermemesi ve barış sürecini Cumhurbaşkanlığı, genel secimler diyerek sürüncemeye bırakmaması için baskı yapmak gerekecektir.

Bu ülkede “muhaliflere” yapılanlar farklılıklar göstermiyor. Tuzak “milliyetçi” yaklaşımlardadır. Hem Türkler hem de Kürtler açısından. Yani “Türkiye demokratikleşirken Kürtler özgürleşecek-Kürtler özgürleşirken Türkiye demokratikleşecek” şeklinde sloganlaştırabileceğimiz durumda, birisi diğerinin önüne koyulmayacak kadar önemli. Her ikisi de birbirine mündemiçtir.