21 Şubat 2014 Cuma



İRAN: YENİ BİR MANEVRANIN EŞİĞİNDE 

 23.02.2013

 İran her daim dinamik, şaşırtıcı ve ilginç bir ülke. Hep iki yönlü bakılmıştır İran’a; Batı’ya başkaldıran bir ülke ya da baskıcı, otoriter bir rejim. Tanımlamasında önyargılar her daim geçerli olmuştur. Hatta İran’da 1979’daki ayaklanmanın devrim olup olmadığı konusunda bile görüşler farklıdır. Çünkü kimilerine göre İslam devrimi olmaz. Oysa İran’da oldu ve hatta 35 yıl önce belki de 20. yüzyılın son çeyreğinin en önemli halk ayaklanmalarından biriydi.

İran İslam Devrimi’nin 35. yılında Tahran’da devrim sanki duvar resimleri ve panolardaki sloganlarda yaşıyor. Ancak, bu detaylara biz dışarlıklılar haricinde pek dikkatli bakan yok gibi. İnsanlar, ambargolara rağmen ucuz benzinin yol açtığı araç enflasyonu sonucundaki trafikle uğraşıyor. Trafikte hayli sabırlı olan İranlılar siyaseten de bu kez sabrı tercih etmiş gibi. Yani “acele etmeyelim bekleyelim ama bazı şeyleri değiştirelim” der gibiler. Bu nedenle İran’daki siyasi atmosferi şu üç kelime özetleyebiliyor: Umut, İhtiyat, ılımlılık. 

 MANEVRA KABİLİYETİ 

İki dönem cumhurbaşkanlığı yapan ve sert söylemi ile dikkat çeken Ahmedinejad sonrasında Hasan Ruhani’nin ülkenin başına geçmesi herkesi rahatlatmış gibi. Ruhani’nin önce Birleşmiş Milletler’de ardından Davos’ta sergilediği yumuşak söylemlerle dünyaya karşı farklı bir profil çizdiği biliniyor. Bu profil Tahran’da da beklentileri arttırmış. Ancak önceki tecrübeler, İran halkını daha temkinli hale getirmiş, özellikle gençleri. Temkinli olmanın anlamı beklenti çıtasını çok yüksek tutup yeni bir hayal kırıklığı yaşamamak. 2001’de reformist cumhurbaşkanı Hatemi döneminde sokaklarda özgürlük şarkıları söyleyen gençler yok artık.

 Aynı gençler 2009’da Ahmedinejad’a karşı protesto gösterilerinde rejimin sert yüzüyle bir kez daha karşılaşınca hayal kırıklığı içinde evlerine dönmüştü. O dönem kimisi cezaevlerinde “dersini” aldı, kimisi hala içeride. Gençler şimdi daha temkinli, ‘biraz yavaş gitmemiz gerekiyor’ diyorlar. Tahran’da üniversiteli gençlerden gazetelerdeki siyasi yorumculara kadar birçok kişiyi birleştiren ortak nokta “ülkenin içeride ve dışarıda hemen olmasa da zamanla yeni bir politikaya evrimle zorunluluğu. Tabii ki Batı’nın da eski politikasını terk etmesi şartıyla”. 

Sözü edilen yeni politikanın reformcuların öncülüğünde olması ama muhafazakarların desteğini sağlamasını gerektiriyor. Yani İran ince bir çizgide denge sağlamaya çalışacak gibi görünüyor; içeride ve dışarıda açılım yapılacak ama rejimin sinir uçları, güç merkezleri çok rahatsız edilmeyecek.

 RUHANİ GORBOÇOV MU?

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin seçilmesinin ardında da bu tutum yatıyor. Çünkü Ruhani hem rejimin en kritik noktaları ile ilişki içinde hem de yeni bir politika vaat etmiş biri. Ama en önemli özelliği dini lider Hamaney'in de kendisini desteklemesi. İran'da dini liderin desteklemediği politikaların hayata geçme şansı az. Ancak Cumhurbaşkanı bir reformist değil. Onun için belki de en iyi tanım reformcularla muhafazakârlar arasında ılımlı bir pragmatist olabilir. Bu nedenle kabinesinde reformcular kadar muhafazakâr isimler de var. 

Tahran’ın iki yüzü söz konusu. Kentin kuzeyi orta sınıf reformcuların güneyi ise yoksul muhafazakârların merkezi. Kılık, kıyafetten, giyim kuşama, araç markalarından AVM’lere kadar bu farklılık gözle görülebiliyor. Kuzey bölgesinde Dr. Said Leylaz’la buluşuyoruz. Leylaz 2009 seçimlerinde reformcu aday ve şu anda ev hapsinde olan Musavi'nin danışmanlarından. Kendisi de yasaklı, ders veremiyor yurtdışına çıkamıyor. Hatta birkaç yıl önce olsa bizimle bile konuşamayacağını söylüyor. Laylaz'a göre "Ruhani değişimin mimarı değil, sonucu. 20 yıldır sağ ve sol kanattaki mücadeleden sonra her iki kanadı ortada buluşturan isim. Bu değişimin bir türbülansa girmeden yapılmasına inanıyor. Yani o bir Gorbaçov değil. Ama herkes ondan bir şey bekliyor’  
İran Batı ile nükleer pazarlık için ilk adımı atarken aslında bunun tek yönlü bir giriş olmadığı anlaşılıyor. Biraz da zamanın ruhu İran’daki durumu açıklar nitelikte. Artık Bush ve Ahmedinejad dönemi yok. Obama ile Ruhani var. Ortadoğu’da yeniden önemli hale gelen bir İran, diğer yanda Ortadoğu politikalarını İran'ı da hesaba katarak düzenlemek zorunda olan bir Batı söz konusu. Ancak Tahran'da özellikle muhafazakârlar yeni politikayı Amerika'ya taviz olarak görüyor. İşte Ruhani de ambargonun gevşemesiyle ekonominin rahatlayacağını, iç desteğin artacağını, muhafazakar engelin aşılabileceğini düşünüyor Suriye meselesinin de Batı'nın İran politikasını etkilediğini söyleyenler var. Reformist çizgideki Eptekar Gazetesi Yayın Yönetmeni Muhdammed Ali Vekili " Suriye'de mücadele terör gruplarına karşı. Terör grupları sınırımıza kadar dayandı ve Suriye krizi Amerika ve İran arasında bir mücadeleye döndü " diyor.

 İNTERNETEKİ "HAZIR" SİTELER! 

Tahran üniversitesi civarında yüzlerce kitapçı var; tam bir öğrenci mekanı. Okul çıkışı buluşanlar, “el sıkışarak” vedalaşan kızlar ve erkekler. Kızlı erkekli kafelerde ders çalışan, sohbet eden gençlerin beklentileri yüksek. İyi eğitimin sonucu iyi bir iş, standart bir refah seviyesi ve açık bir toplum. Gençler arasında umutlar korunsa da siyasi ve sosyal olarak değişimin henüz hayata yansımadığı fikri hâkim. Özellikle 2009'daki protesto gösterilerinde yaygın olarak kullanılan sosyal medya üzerindeki yasaklar devam ediyor. Facebook ve twittera ulaşmak saatler alıyor. İnternette birçok siteyi giremiyorsunuz. Girdiğiniz takdirde sayfa açılmıyor ve karşınıza devletin yüklediği siteler çıkıyor. Kullanıcıyı İslam, Devrim, Sinema, Sanat, din ve benzeri sitelere yönlendiriyor.

 REJİME REFORM DESTEĞİ!

 Ancak rejimin devamı konusunda geçmişte olduğu gibi gelecekte de siyasi yelpazenin tüm kesimleri aynı fikirde. Rejim devam etmeli. Ancak “rejimin devamı kendi içinde reformlara gitmesine bağlı diyenler” de var. Aksi halde kendi iddiasını yitirebilir.

İşte Said Laylaz'ın söyledikleri: “Özgürlükler konusunda karanlık bir dönemi geride bıraktık. Basın özgürlüğünü de geçen yıllarla kıyaslayamam. Sorunları tüm boyutlarıyla çözebileceğimiz bir aşamaya geldiğimizi düşünüyorum. Bizler de sistemi eleştirebiliyoruz. Aslında burada kimse sistemin çökmesini istemiyor ama eleştiri hakkı olmalı ve bunu şimdilerde yapabiliyoruz. Sadece adım adım gitmeyi bilmeli fazla hızlanmamalıyız”. 

 İran İslam Devrimi 35. yılında yeni bir dönemeçte denilebilir. İçeride ve dışarıda bir denge kurarak sıkıntıları aşacak ya da sistem içi sorunlar yaşanmaya devam edilecek. Tabii ki tüm bunları ülkedeki siyasi güç merkezleri arasındaki çekişmeler, halkın ekonomik siyasi ve ekonomik talepleri ve tabii ki dış dünyanın İran’a yönelik tavrı belirleyecek.

12 Şubat 2014 Çarşamba


BOSNA’DA  OLANLAR ETNİK GERİLİM ÜZERİNE KURULMUŞ DEĞİL.


11.02.2014


Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Bu hayalet Marx’ın ‘komunizm’ hayaleti değil. İnsanlar tepki gösteriyor; kimi işsizliği, kimi anti demokratik yönetimleri, kimi yoksulluğu, kimi monarşilere, kimi yıllanmış rejimleri, kimi otoriterizmi, kimi yolsuzlukları. Sorun sadece açlık, yoksulluk ve eşsizlik değil, siyaseten de otoriter bir dünyaya doğru yol alınması.

Herkes bu durumların arkasında birçok şey arayabilir. Komplo teorileri kurabilir. Bunların hepsi de olabilir; bazıları doğrudur; tabii ki her durumu istismar edecek güçler olacaktır ve tarih boyunca olmuştur. Ama asıl mesele bu değil. Mesele komplo bakışı ile ortadaki sorunu görmezden gelmek, bahane üretmektir.

xxx

Şimdilerde dolaşan hayalet ‘ demokratik yollardan tepki gösterme’; sokakta, alanlarda; ister protesto, ister isyan, ister ayaklanma deyin buna. Ortak nokta insanların seslerini duyurma mücadelesi sonuç olarak.
 Seatle’da, Tahran’da, Arap dünyasında, Türkiye’de, Ukrayna’da olan biten, bağlam farklı olsa da ruh hali olarak, aşağı yukarı aynı. Ve tabii ki Bosna’da.

xxx

Gelelim Bosna’ya; 1990’lı yıllarımızı geçirdiğimiz, savaşın acılarını paylaştığımız, 20 yüzyılın son çeyreğinde en büyük katliamının yaşandığı, her şeye rağmen direnen ayakta kalan o güzel insanların ülkesine.
Kanlı bir savaş Dyton Barış anlaşması ile savaşı sona erdi. Savaşın asıl mağduru Boşnaklardı. Dyton barış değil savaşı durdurma anlaşmasıydı. Yeni bir ülke kurmaktan çok savaşın bitmesi amaçlandı.

Bir daha hiçbir grubun bir diğerine üstünlük sağlamaması için de öylesine karmaşık bir yapı kuruldu ki, bugün gelinen noktadaki en büyük sorumluluk bu yapıya ait.  Çünkü sistem işleme değil, işlememek üzerine kurulmuş durumdaydı ve tıkandı.

xxx

Ortada Boşnaklar ve Hırvatların oluşturduğu Bosna Hersek Federasyonu ile Sırp Cumhuriyeti var.

Pratik durumsa şu: Bosna Hersek Federasyonu’nda 10 kantondan oluşuyor. Bu kantonların meclisleri, hükümetleri ve başkanları var. Ayrıca Federasyon meclisi, hükümeti ve başkanı söz konusu. Aynı yapı Sırp Cumhuriyeti’nde de mevcut. Bu yapıların üzeride ise Bosna Hersek Federal Parlamentosu, hükümeti yer alıyor. Ayrıca dönüşümlü üçlü başkanlık sistemi.

Böylesi karmaşık bir yapı sonucu siyasi ve ekonomik olarak ülke işlemez durumda. Yatırımlar yapılamıyor, ülke fakir, yüzde 40 işsizlik var. Yerel birimler birbirini engelliyor. AB gelen yardımlar belli ellerde toplanıyor. Yolsuzluk had safhada. Sürekli özelleştirmelerle fabrikalar kapatılıyor, işçiler kapı önüne konuyor. Haraç mezat sistem hakim olmuş durumda. AB ekonomik kriz nedeniyle Bosna’ya bakacak durumda değil. Sırplar ayrılmak istiyor…ve sıralayabileceğimiz daha birçok sorun söz konusu.

xxx

Durum bizim medyanın yazdığı gibi salt birtakım provokatörlerin, etnik gerilim üzerine kurduğu isyan provası değil.  Protestocuların çoğunluğunu Boşnaklar oluşturuyor. Neredeyse tüm kentlerde protestolar var. Hırvat ve az da olsa Sırpların bir kısmı da protestolara katılıyor.  Yani tepki gösterenler Bosna’nın kendi insanları.

xxx

Unutmadan: Her şeyi Türkiye üzerinden okumak alışkanlığını bırakmak, çok sevdiğimiz komplo teorilerinden kafamızı kaldırmak zorundayız. Nitekim dünyanın merkezi burası değil.

 Ama hayalet dünyanın her yerini dolaşıyor. Bugün Bosna’da yarın haksızlığın olduğu başka bir yerde.


9 Şubat 2014 Pazar


17 ARALIK , BARIŞ SÜRECİ VE SONRASI 


Mete Çubukçu

Türkiye'nin içinden geçtiği kritik dönemde en hassas, kırılgan meselelerden biri kuşkusuz barış süreci. Sürece halel gelmemesi için çok titiz davranıldığı hükümet/devlet ve Öcalan’ın sürecin devamı konusunda kararlı olduğu görülüyor. Barış sürecine inanan ve devamında hayır görenlerin, yöntem ve kullanılan retorikteki handikaplara rağmen, sürecin bekası açısından bu duruma ses çıkarmadığı ya da politically correct olmak adına eleştirilerini saklı tutulduğu tahmin edilebilir. Kürt siyasi hareketi ile yürütülen barış süreci hükümetin attığı en cesur adımlardan biri. Mart 2013’de başlayan ve herkesin içindeki umudu yeşerten, ölümlerin durduğu sürecin sürekli kılınması sadece hükümet ya da Kürt siyasi hareketi değil tüm Türkiye’nin arkasında olması gereken bir süreç.

HÜKÜMETTEN BAĞIMSIZLAŞABİLMEK

Ancak, bu, pazarlık/diyalog, henüz müzakereye geçmeyen yöntemin Türkiye’deki hükümetin yaşadığı krizlerden bağımsızlaştırılması, ‘malzeme’ olarak kullanılmaktan çıkarılması ve hatta demoklesin kılıcı misali ‘sürecin hükümetin süresiyle sınırlı olduğu’ yaklaşımının şüphesinin sona ermesi zorunlu görünüyor. Daha açık bir ifadeyle süreç kimse tarafından ‘kullanılmamalı’. Hükümet dışındaki partilerin sürece yönelik negatif ya da belirsiz yaklaşımları sonucu ortaya çıkan şüpheleri ortadan kaldırmak için Öcalan’ın öne sürdüğü ‘yasal zeminin’ bir an önce hayata geçirilmesi gerekmekte. Belki o vakit daha net ve açıktan bir tartışma zemini ortaya çıkabilir. Zaten böyle bir durum, barış sürecinin ‘hükümetle sınırlı olmadığı’ algısını da artırabilir; tabii ki hükümetin böyle bir niyeti varsa. Yani barış süreci şu ya da bu nedenle, Türkiye’de yaşanan ve birkaç yıl içinde yaşanması muhtemel krizler nedeniyle  ‘kırılgan’ olmaktan çıkarılmalı.
Diğer yandan sürekli olarak sanki "dışarıdan" bu işe karışılmaması gerektiğinin vurgulanması sürecin geleceği açısından sakıncalı bir durum. Tabii ki bir süreci tarafları yürütür ama bu durum bazı soruların sorulmasını engellemez. Üstelik böyle bir durum sürece karşı olma anlamına hiç gelmez. 

KAFA KARIŞTIRICI AÇIKLAMALAR

Sürecin mantığı, yöntemi,  sadece iki kişi arasında yürütülüyor olması, ‘kimse karışmasın’ tavrı artık geride kalmalı, eleştirilere kulak kabartılmalıdır. Bu nedenle eleştiri sadece masanın bir ucunda oturan hükümet/devlet için değil diğer başındaki Kürt siyasal hareketi için de geçerlidir. Kürt siyasal hareketi; Öcalan/PKK/Kandil/PKK, Gezi olaylarından başlayarak 17 Aralık yolsuzluk/paralel devlet iddiaları üzerine oturan kriz de dahil olmak üzere, verdikleri mesajlarla kimi zaman kafa karıştırırken kimi zaman da birbirleriyle çeliştiler.
Öcalan'a göre 17 Aralık paralel devlet yapılanmasının işi. Ancak paralel yapılanma ile bugün söz konusu olan yapıyı kastedip etmediği tartışmalı. Bu tespiti daha çok derin devlet anlamında yaptığı  anlaşılıyor. Öcalan AKP’ye yönelik girişimi bir darbe olarak nitelendiriyor ve karşı durmak gerektiğini savunuyor. Tabii ki bu arada yolsuzlukla mücadele konusunu es geçmiyor.
 Diğer yandan süreçle ilgili olarak masada iki kişinin olduğu (Öcalan ve Erdoğan) birinin masadan kalkması halinde sürecin biteceğini ifade edildi. Ancak bir süre sonra “sürecin başbakan Erdoğan olmadan da yürüyebileceği” açıklaması geldi. BDP Eşbaşkanı Demirtaş haklı olarak bu kez ‘yasal dayanak oluşursa görüşmeler kurumsal müzakereye dönüşür. Süreç Erdoğan’la da Erdoğansız da yürür” dedi. O vakit güç sıklet merkezini öncelikle müzakere sürecini yasal dayanaklara oturtulması gelmeli, bunun mücadelesi öncelenmeli. Böylece kamuoyundaki kafasının karmaşasının önüne geçilebileceği gibi,

17 ARALIK VE SONRASI

Hükümetin ‘17 Aralık krizinin barış sürecine de yönelik olduğu’ tezi belli oranda doğruluk payı taşısa da tam öyle değil. Barış süreci genel anlamda Türkiye’nin  demokratikleşmesi çerçevesinde ele alınmalı.  Kürtlerin özgürleşmesi ile Türkiye'nin demokratikleşmesi paralel süreçlerdir. Birisini diğerinin önüne ya da arkasına koymak bir diğerini eksik kılar. “Önce özgürleşelim sonra demokratikleşiriz” yaklaşımı tek ayaklı kalır. Bu durum KCK Eş başkanı Bese Hozat'ın bilinç altında yatan, kimi kastettiği belli olmayan Ermeni ve Rum lobileriyle ilgili söylediği sözlerde da görüldü.  Ne yazık ki bir üst özgürleşmenin ya da daha güçlü olanın, daha güçsüz olduğunu varsaydığı grup ya da toplulukları doğrudan özgürleştirmediği bilinmelidir.  Daha sonra bu açıklama, ‘tezvirat, tevil’ gibi açıklamalarla düzeltilmeye çalışıldıysa son noktayı Öcalan koymuştur. Öcalan’ın mektubun Türkiye’nin 1915 gerçeğiyle yüzleşmesi açısından çok önemli. Ancak Agos Gazetesine konuşan Yetvart Danzingyan’ın söylediklerini saklı tutmak kaydıyla: “Biz Türkiyeli Ermeniler, devlet tarafından yıllar boyunca kim olduğu bilinmeyen, belirsiz bir “dış güçler” ile terbiye edildik. Şunun anlaşılmasını rica ediyorum.  Adresi belirsiz, muğlak, çok genel bir dış güçler, kötü kalpli lobiler, Türkiye’nin düşmanı Ermeni odaklar söylemi bizi çok yoruyor ve aynı denklemin içinde sıkışıp kalmışız, oradan bir türlü çıkamıyoruz hissi yaratıyor. Ve ısrarla buna ikna edilmek istenmemiz, yeni bir resmi görüşe mi çağrılıyoruz duygusunu, sorusunu yaratıyor.”

Keza yakın dönemde Paris cinayetleri konusundaki açılamaları takip etmek ve bir kanıya varmak oldukça zordu. Paris'te üç Kürt kadının önce paralel yapı tarafından öldürüldüğü, birkaç gün sonraysa işin içinde MİT'in olabileceği açıklandı. Bir sonraki açıklama ise şöyleydi:“AKP de Cemaat de bu işin içindedir ve bu plan uluslararası bir plandır.”
 Oslo'dan başlayarak 7 Şubat girişimine kadar Öcalan'la masaya oturulmasına karşı çıkanların girişimleri biliniyor. Doğal olarak bu durum hükümet ile Öcalan'ı, Kürt siyasi hareketini daha dikkatli olmaya zorluyor. Kürt hareketi tarihsel referanslar nedeniyle haklı olarak temkinli, bu da çok normal. Barış sürecine CHP-MHP gibi partilerin yaklaşımları da ortada.  

Karmaşık ve zor bir dönem.  Sürecin sadece bir hükümetin tekelinde olmayıp bir devlet projesi olarak devam etmesi gerektiği zorlanmalıdır. Ve bu süreçte yapılan açıklamaların birbiriyle çelişmemesi gerekiyor gibi. Barış süreci Türkiye’nin özgürleşmesi, demokratikleşmesi ve adaletli bir ülke olması için önemli anahtarlardan biri. Bu nedenle açıklamalar da dahil olmak üzere daha “titiz” bir olmak gerekir. 


SURİYE’YE MÜDAHİL OLMAK!


Radikal İKİ    9.02.2014


Rızanın imalatı ilk defa Walter Lippman tarafından 1920’lerde Public Opinion ( Kamuoyu) kitabında kullanılan bir kavram. Daha sonra Noam Chomsky tarafından geliştirildiği biliniyor.  Kavram, temel olarak devletlerin ve şirketlerin normalde insanların karşı çıkabileceği davranışlarına olumlu bakmalarının veya tepkisiz kalmalarının nasıl sağlandığını çeşitli açılardan ele alır. İnsanların istemedikleri şeyleri istiyormuş gibi hissetmelerini, ihtiyaç duymadıkları şeylere ihtiyaç duyduklarını sanmalarını ve kabul etmeyecekleri şeylere rıza göstermelerini sağlamak olarak tanımlanabilir.
Son haftalarda Türkiye’nin Suriye ‘macerasında’ da benzer belirtiler mevcut. Özellikle Suriye’de El Kaide bağlantılı örgütlerin öne çıkması, ciddi tehdit oluşturacakları anlaşılması ve batının bu konudaki hassasiyetiyle birlikte ortaya çıkan bir durum bu. Türkiye El Kaide konusunda söylem ve pratik açısından tavrını göstermeye başlamakla birlikte El Kaide olgusu ya da ‘bahanesiyle’ Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye meselesine dahil olmasının ‘yolu mu yapılıyor’ sorusunu sormak gerekiyor.



TSK’YA DAVET Mİ?
Bazı yazarların, bugüne kadar Suriye meselesinde MİT’in ön planda olduğu, TSK ve güvenlik güçlerinin bu işe karışmadığını ima eden biraz da sitemkar ve davetkar yazıları mevcut. TSK’nın El Kaide’ye bağlı IŞID konvoyunun vurması da tam bu zamana denk geliyor. TSK Irak Şam İslam Devleti örgütünün Türkiye sınırına ateş açtığını ve karşılık verildiğini söylese de bu ateşin biraz da Batı’ya yönelik ‘Türkiye’nin bu konuda hassasiyetini içeren’ mesajı da denilebilir. Yine aynı dönede Türkmenlerin El Kaide tehdidi altına kalıp Türkiye’ye kaçmaya başlaması söz konusu. Türkmenler her zaman Türkiye’de dikkatle takip edilen ve kamuoyunun hassas olduğu konu. Bu nedenle kamuoyunun,Türkmenlerin korunması adına atılacak adımların arkasında olacağı bilinir. Ancak, Türkmenler diğer açılardan dikkat edilmesi gereken bir nokta.  Çünkü Irak’ta hayata geçemeyecek  vaadlerle umut verildiği ama sonradan farklı bir politikayla Türkmenlerin açıkta bırakıldığı hala hafızalardadır.
Ancak bu konudaki en önemli açıklama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den geldi. Gül özetle şöyle diyordu: “ Afganistan'da gördük. Bunların nereye varacağı bilinmez.  Bu nedenle bizim 4-5 yıl önceki tehdit algılamamızla bugünkü tehdit algılamamız arasında çok büyük fark var. O zaman bizim için en büyük tehdit PKK terörüyle mücadeleydi. Bugün baktığımızda bu ortam içinde kaç tane grup görüyoruz. TSK da bugün ben karışmayayım derse belki yarın gücünüzün yetmeyeceği bir güç çıkacak karşınıza.”

Açıklama önemli ipuçları içeriyor. Konu Milli Güvenlik Kurul’nda da ele alınmış olabilir. Ancak tüm bu gelişmelerin toplamında sanki TSK’nın Suriye meselesine dahil olması için bir ‘rıza imalatı’ ya da başlangıcı söz konusu gibi. Diğer yandan TSK’nın Suriye’ye bir müdahalesinin sadece El Kaide tehdidi için değil, PYD’ye karşı olabileceğini söyleyenler de var. Çünkü Türkiye resmi yetkililer Suriye ‘deki tehdit unsurları olarak sadece El Kaide değil PYD’yi de telaffuz ediyor. Yani bir taşla iki kuş politikası gibi.  
Türkiye tabii ki kendine göre tedbir almak zorunda ama Suriye krizinin başından bu yana uygulamaya çalıştığı politikalar( her ne kadar son dönemde söylem ve pratik açısından değişiklik gösterse, biraz daha düşük profil çizilse de) belli konularda hala ilk günkü noktada olduğunu düşündürüyor. Yani ‘bir şekilde Suriye’ye müdahale etmek’ düşüncesi.

DEĞİŞEN VE DEĞİŞMEYEN NE?
Suriye’de iç savaşa dönüşen ayaklanma başladığında yapılan hesaplar rejimin yıkılmasının ancak sürecin hızlandırılması ile mümkün olabileceği yönündeydi. Sürecin hızlandırılması, Şam’ın ayaklanmaya çok vahşi biçimde karşılık vermesi neticesinde muhalefetin hızla silahlandırılması, çatışmaların artması sonucu mülteci akınını başlaması anlamına geliyordu. Ardından Türkiye sınırları içinde bir tampon bölge ile Suriye içine doğru bir insani yardım koridordu açılacaktı. En azından masa başında yapılan ve kamuoyunda sürekli işlenen konu buydu. Ama olmadı. Olmazdı da. Çünkü planı yapanlar ne Suriye’nin kendi iç dinamiği ne Suriye için olaya müdahale edebilecek ülkeleri ne de Batı’nın Libya’da olduğu gibi davranmayacağının tahmin edebiliyordu. Üstelik Kamuoyunda oluşturulmak istenen ‘rıza’ alandaki gelişmeler sonucu hayata geçmedi.
Bu süreçte Türkiye’nin en çok dile getirdiği ‘yalnız bırakıldık’ tezi hem doğru hem de değildi. Yalnız bırakılmıştı çünkü başta ABD olmak üzere bazı ülkeler gerekli desteği vermemişti. Yanlıştı çünkü ABD birçok nedenden dolayı ne kadar temkinliyse Türkiye bir o kadar ‘Suriye’de olmak’ konusunda ısrarlıydı. Hatta, ABD’nin Türkiye’yi frenlediği bile söylenebilir. İşte o noktada Türk Hava Kuvvetlerine ait F-16 uçağının Suriye tarafından düşürülmesi sonrası, TSK e angajman kurallarını değiştirdi ve Suriye sınırı içlerine doğru 5-10 km’lik alanda fiili tampon bölge oluştu. Bu durum bölgenin muhaliflerin kontrolüne geçmesiyle devam etti.  O vakitten sonra sınır kontrolü kayboldu. Sınırda kimlerin gelip geçtiği tartışmaları başladı. 4 Ekim 2012’de Meclis'te kapalı oturumda görüşülen tezkere kabul edildi. Bu Suriye’ye asker yollama anlamına gelmese bile olası bir durumda askerin içeri-girip çıkmasına olanak sağlayan bir düzenlemeydi; tıpkı Irak’ın kuzeyine yapılan sınır ötesi harekatlar gibi.
Özellikle Suriye’de IŞID, El Nusra gibi El Kaide anlayışını takip eden örgütlerin güç kazanması ile Batı’nın Suriye’ye bakışı daha bir mesafeli artık. İlk başlarda bu örgütleri çok fazla umursamıyor gibi görünen Türkiye’de hem batının tepkisi hem de bu örgütlerin artık kendisi için de tehdit oluşturacağını anlamasıyla söylem ve pratikte mesafe koymaya başladı. Hatta varolan bu durum üzerinden yeni, daha temkinli bir politikanın daha ipuçlarını var: El Kaide’ye karşı Suriye içinde önlem almak ya da ‘yangını sınırın ötesinde söndürmek’.

Çok kolay olmamakla birlikte gelinen noktanın anlamı şu: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’ye şu ya da bu şekilde müdahil olması. Belki Suriye krizinin başından beri birilerini kafasında olan ama bir türlü hayata geçirilmeyen konu şimdi yeniden mi gündeme getiriliyor diye sormak gerekiyor.

24 Ocak 2014 Cuma


SURİYE İÇİN KURULAN “MASA”

23.012014/ T24


Kim tahmin ederdi ki Suriye için kurulan masanın etrafına bu kadar çok ülke ve uluslararası kuruluşun toplanacağını?

Hakikaten bu kadar çok ülkeyi masanın etrafında görünce “Suriye’deki iç savaşta öldürülen Suriyeli kardeşlerimizi düşünen ne kadar çok ülke varmış” diyesi geliyor insanın.

Yoksa masa etrafına toplanan 40 ülke 3 uluslararası kuruluş, insani kaygılar saklı kalmak kaydıyla,  o kanlı pastadan ‘pay’ kapma mücadelesinin oyuncuları mı?  

“İnsani kaygılar saklı kalmak kaydıyla” diyoruz. Çünkü öldürülen 150 bin kişi sanki bir istatistik gibi. Suriye’de insanların yaşadığı dram ve uğradıkları işkencelerle ilgilenenler, vicdani açıdan rahat edemeyenler olduğu kadar sadece bölgedeki dengeler için her şeyi mubah sayanlar mevcut.

Yoksa herkes için insani yaklaşım ile reel politika zaman zaman yer değiştirip resim flulaşıyor mu? Yani bir niyet diğerinin arkasına mı saklanıyor?

xxxxx

Cenvere’deki masa büyük. Fotoğraf 1. Dünya Savaşı sırasında 1914-1918 arasında kurulan onlarca masaya benziyor. 100 yıl önce bölge paylaşılırken düzenlenen konferansların sayısını kitaplarda bulabilirsiniz.


xxx

Sorun Esad’ın gidip gitmeyeceği, muhaliflerin kazanıp kazanmayacağı mı? Yoksa sorun sanki Esadlı ya da Esadsız bir Suriye’nin ‘kimin’ olacağı, daha açık bir ifadeyle masadaki pastanın nasıl bölüşüleceği mi?

Eğer 3 yıldır yerle bir olan ülkede, acı çeken insanlar öncelenmiş, ölen çocuklar düşünülmüş olsaydı biran önce çare bulunabilir, insanlık suçlarının; rejim ya da muhaliflerce işlenmiş olmasının taraflar açısından bir farkı olmazdı.  

Ama öyle görülüyor ki bu insanlık meselesinde dahi herkes durduğu yerdeki ya da pozisyonu içindeki ‘suçları’ görmemeyi tercih ediyor.

Kimyasal silahı kimin kullandığı unutuldu. Son dönem ortaya çıkan vahşet fotoğraflarının bile beklenen etkiyi yaratmadığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Herkes kendi görmek istediğini görüyor.

xxx

O masa etrafında toplananlar ‘Esadlı ya da Esadsız’ bir geçiş kavgasının ne kadar anlamsız olduğu bir süre sonra daha iyi anlayacak.

Bir süre sonra ortada bir ülke, o ülkeyi ileriye taşıyacak bir umut ya da bir gelecek tahayyüllü, o tahayyülü taşıyacak insanlar kalmayacak. Esadlı ya da Esadsız “yeni bir Suriye”  hayal olacak.

Düşmanlıklar derinleştikçe Suriye halkı geleceğine nasıl ve kiminle karar verecek? Bir de tabii ki düşmanlıkların tortulaştığı, keskinleştiği bir ülkenden nasıl bir gelecek beklenecek? O çocuklar nasıl bir zihni birikimle büyüyecek?

xxx
Bu saatten sonra kimsenin tek başına kazanamayacağı ortada; ne kendi halkına karşı insanlık suçu işleyen kanlı rejim ne de tartışmalı muhalefet. Suriye’de rejim suçlu, Suriye ayaklanmasını kirletenler de masum değil.
Bu masadan ne çıkacağı da şüpheli.

Kaybeden Suriye halkı olacak kazanan ancak bir Pirus zaferi ile yetinecek. O masanın etrafında oturanların elinde kalansa bir enkaz olacak.

xxx

Suriye halkını düşündüğünü söyleyenlere naçizane önerimiz: Kalkın o masadan ve anlaşın. Önkoşulsuz, alacağınız payı düşünmeden. En azından bu saatten sonra, Yarmuk’ta Guta’da çocuklar açlıktan ölmesin.



17 Ocak 2014 Cuma


EL KAİDE’Yİ YARATAN POLİTİKA

Kısa süre önce El Kaide’yle ilgili program yapmak için Pakistan’a gittiğimde Taliban’ı ‘babası’ olarak bilinen Pakistan eski İstihbarat Şefi emekli Tümgeneral Hamid Gül şöyle demişti: “Suriye El Kaide için bir kırılma noktası. Ya ön önü kesilir ya da bütün bölgeye yayılır”. Bu ikazı kim kale aldı bilmiyorum ama öngörü gerçekleşiyor gibi. İç savaş başladığında Suriye muhalefeti ‘dışarıdan destekle’ örgütlenirken, El Kaide anlayışının güçleneceğini bilmemek ya da bilmiyor gibi yapmak inandırıcı değildi. El Kaide’nin nerede ve nasıl hayat bulduğuna bakıldığında, Suriye’deki gidişat örgüt için biçilmiş kaftan gibiydi.  

Amerikan işgali sonrası darmadağın olan Irak’ta kendine Sünni Arapların bölgesinde zemin bulan El Kaide bağlantılı örgütlerin gücü 2007’de Sahva yani “uyanış” adı verilen bir girişimle kırılmıştı; El Kaide’ye karşı yerel aşiretler silahlandırılmış, finanse edilmişti. Ama bu durum geçici oldu. Şimdi Suriye’de de bu formülün tutup tutmayacağı tartışılıyor. Suriye ayaklanmasının başladığında, muhalefetin yapısı farklıydı. Şu an muhalif diye adlandırılan ancak sayıları yüzleri bulan ve hangi amaca hizmet ettikleri belli olamayan yapılar var. Bu noktaya gelinmesinde El Kaide network’ünün ‘başarısı’ kadar gözü kapalı şekilde sadece Esad’ı devirmeye odaklanan ülkelerin payını da unutmamak gerekiyor.

SURİYE MUHALEFETİ İÇİNDEN ÇIKTI

Suriye muhalefetini güçlendirmek adına Irak, Ürdün, Lübnan, Türkiye sınırları kullanıldı, insan ve silah geçişi sağlandı. Sınırlardaki  denetimsizlikten yararlanarak Suriye’ye geçenler arasında Avrupa, Kuzey Afrika, Kafkasya hatta Pakistan’dan gelenler, yani Suriyeli olmayanlar söz konusu. El Kaide için savaşanlar arasında Suriyelilerin azınlıkta olduğu hatta örgütün son dönemde Esad’a değil Suriyeli muhaliflere karşı savaştığı da görülür. El Kaide önceleri silahlı Suriye muhalefeti içinde örgütlenirken, Kaide’nin güçlenmesini, batı ülkelerinin zamanında Suriye silahlı muhalefetine gerekli desteği vermemesine bağlayanlar var; yani ‘Suriye muhalefeti desteklenmediği için El Kaide ortaya çıktı’ deniyor. İşin doğrusu şu: El Kaide Suriye muhalefetinin zayıf değil tersine en güçlü zamanında bayrak gösterdi. Herkesin gözü önünde Suriye muhalefeti içinde örgütlenip, güçlendiler vakti geldiğinde Suriye muhalefetinden kopup belli bölgelerde ‘emirlik’ ilan ettiler. Yani muhalefetin içinden çıktılar. Amaçları Esad’ı devirmek değil otoritenin olmadığı boş alanlarda kendi şeriat sistemlerini kurmaktı. Irak’la Suriye bu açıdan benzerlik taşıyor.
ABD’nin Suriye silahlı muhalefetine biraz uzak durma nedenlerinden en önemlisi El Kaide. Türkiye ise El Kaide’nin bazı sınır kapılarını ele geçirmesiyle uyandı. Çünkü görüntüler saklanamazdı.

FATURA SURİYE’YE ÇIKTI

Bu konudaki başka bir iddia, Esad’ın bilinçli olarak El kaide’ye göz yumup Batı ülkelerini tereddütte bırakması. Bu iddia doğru olsa bile işin dinamiği çok farklı. Olan bitenin altında Suriye’deki rejimin devrilmesi uğruna her şeyi mubah sayan anlayış yatıyor. Bu anlayışın Suriye’nin gerçek muhalefetine darbe vurduğu, muhalefeti böldüğü ve Esad’a karşı savaşamaz hale getirdiği ortada. Yani yanlış hesabın faturası Suriye muhalefetine çıktı. Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu inisiyatifini yitirmiş durumda. Hatta bir süredir bazı bölgelerde Esad’la ateşkes ilan edip savaşmıyor. Çünkü ÖSO diye bir yapı artık neredeyse yok artık. Olanlar da El Kaide ile Esad arasında sıkışmış durumda. El kaide’nin varlığı nedeniyle bir süre sonra Esad’la farklı bir zeminde buluşmaları sürpriz olmaz. Yani bugün Suriye’de gelinen noktadan Suriye muhalefetinden çok, bu muhalefeti örgütleyen ülkeler sorumlu. Bu ülkelerse kendi politikaları için farklı muhalif grupları destekleyerek bir vesayet savaşı yürütüyorlar.



KİM KİMDİR BELLİ DEĞİL
Bugünlerde Suriye’de muhalefetin yapısını bir hafta takip etmediğiniz takdirde ipin ucunu kaçırabilirsiniz. Kim kimdir, kim tarafından desteklenir, sorularının muhatapları sürekli değişiyor. Bir kısmı gerçekten özgür bir Suriye için mücadele eden Arap ve Kürt muhaliflerden oluşurken, El kaide, El Kaide’yle arasında nüans bulunan Nusra Cephesi, çeteler, savaş ağaları ülkede kol gezmekte.

Irak İslam Devleti Suriye’deki El Kaide’nin ana gövdesi.  Irak’taki Kaidecilerin Suriye’ye sızmasıyla Suriye muhalefeti içinde yapılanan grup adını sonradan Irak Şam İslam Devleti’ni (IŞID) çevirdi. Nusra da  Kaide’ye bağlığını bildirince,  El Kaide liderliği IŞID’a ‘siz Irak’a dönün Suriye’yi Nusra’ya bırakın’ talimatı verdi. Ama IŞID çekilmedi. Nusra   diğer grupların oluşturduğu İslami Cephe ile birlikte IŞID’a karşı savaşmaya başladı. IŞID ve Nusra’yı Suudiler, İslami Cepheyi Katar destekliyor.  ÖSO’nun artık ismi bile geçmiyor. IŞİD El kaide anlayışının en katı ve acımasız uygulayıcısı.  Esad’la savaşmıyor, bulunduğu bölgelerde şerait kuralları uyguluyor; herkes ama özellikle, kadınlar ve Hıristiyanlar büyük baskı altında. Kafa kesme gibi yöntemler kullanıyor. Nusra ise kategorik olarak farklı değil. Aynı anlayışı farklı pratiğine sahip; hedef şeriat devleti. İslami cephe batı tarafından artık ne anlama geldiği bilinmeyen ‘ılımlı’ cephede sayılıyor.

 Irak’taki durum Suriye kadar ciddi. Anbar eyaletinde egemenliğini ilan eden Irak İslam Devleti yani El kaide kolu Ramadi’den çıkarıldı. Anma Felluce’yi kontrol altında tutuyor. Başbakan Maliki Felluce kapıları beklerken ne yapacağını bilmiyor. Sorumlulardan birisi de kendisi ve Sünnilere yönelik politikaları. Maliki’nin siyasetinden bıkan yerel halk Kaideye kayıyor. Aşiretleri yeniden harekete geçiremezse Malikinin işi zor. Irak’taki El kaide Anbar bölgesi ile Suriye’yi kendi kontrolleri altında birleştirmek istiyor. Haritaya bakıldığında bunun mümkün olduğu görülebilir.

Suriye’deki manzara karşısında Batı ve ABD’nin tepkisi sonucu Türkiye  sınırlarını daha sıkı kontrol etmeye başladı. Ama bugüne kadar kaç savaşçının ne kadar silahın içeri girdiği meçhul. Bilinen, Suriye muhalefetini örgütleyerek ‘pastadan pay almak’ isteyen Türkiye’nin ilk günü iddiasından uzakta olması. Şam artık 3 gün sonra ‘namaz kılınacak’ bir yer değil! PYD’de ifadesini bulan siyasi ve silahlı Kürt muhalefeti El Kaide’ye  ‘kök’ söktüren gruplardan olmasına rağmen Türkiye’nin Suriye’de, Kaide ile birlikte PYD’yi tehdit olarak görmesi  son günlerin moda tabiriyle ‘manidar’.

Can alıcı soru şu: Kaide Suriye’den nasıl atılacak? Çünkü dışarıdan gelen savaşçıların bir kısmı orada kalacak, belki ölecek diğerleri ise kendi ülkelerine geri dönecek. Korkulanların başında da bu geliyor. Cenevre 2 Konferansı’nda Suriye’ye çözüm aranacakken masadaki meselelerden biri El Kaide’nin temizlenmesi olacak. Suudiler, Fransa ‘önce Esad gitsin’ derken ‘ABD, İngiltere önce El kaide temizlensin’ fikrinde. 

Türkiye mi? 

Her şeyiyle Esad’ın gitmesine yatırım yapan bir politikanın yeniden düzenlenmesi zorunlu gibi.  


11 Ocak 2014 Cumartesi


Şaron: Buldozer, Kasap, Barış Adamı! – Mete Çubukçu (Ntvmsnbc)

77 yaşında politik yaşamı sona eden Ariel Şaron’un ardından Ortadoğu’da “barış” için yeni bir fırsatın daha kaçtığını söyleyenler var. Ancak, onun geçmişini hatırlayanlar için barış kelimesi ile Ariel Şaron isminin yan yana anılması sadece yaşananları ve tarihi unutturmayı amaçlıyor.
2005 yılının Ağustos ayında çok önemli ve tarihi bir kararla işgal ettiği bir Filistin toprağından ilk kez çekilme kararı veren Şaron dünyayı da şaşırtmıştı. Filistin-İsrail sorununda Yahudi yerleşimlerinin fikir babası ve mimarı olarak bilen Ariel Şaron ya da İsraillerin Arik Şaron’u çekilme kararı vererek Ortadoğu’da barış adına büyük bir adım atmıştı. Evet, bu çözüm adına atılan bir adımdı. Ancak barış olup olmadığı hala tartışılıyor.
Çünkü Arik Şaron askeri kariyerinden kalma taktisyenliğini kullanarak Gazze’den tek taraflı çekilmiş, Batı Şeria’nın önemli bölümünü ilhak etmenin alt yapısını oluşturmuş, uluslararası toplumu arkasına almış, Arapların İsrail içinde çoğunluğu oluşturmalarını engellemek için ilk adımı atmıştı.
Gazze’den çekilmeyi kendi tabanı ve partisine ters düşmek adına gerçekleştirmesi cesaret isteyen bir karardı. Filistinlilerle masada vakit kaybedip bilinmez bir sürece daha girmek istemiyordu. Bu yüzden çekilme kararını Filistin tarafını kaale almadan tek taraflı uyguladı. Aynı politikayı Batı Şeria’da uygulamak istiyordu. Planı, Şeria’nın Kudüs dahil olmak üzere bir bölümü ilhak edip, iki devleti çözümü zorlamaktı. Bunun için büyük risk aldı. Kurucusu olduğu Likud Partisi’nden ayrıldı, Kadima’yı hem de İşçi Partisi lideri Şimon Peres’i de yanına alarak kurdu. Çünkü kendi sınırlarını şu anda varolan duvarın oluşturacağı iki devlet projesini ancak bu şekilde hayata geçirebilecekti. Uzun süredir İsrail kamuoyunu da arkasına almıştı. Kendi çözümü için kendisi harekete geçti.
1972′de İtalyan gazeteci Orianna Fallaci’ye “Geri vermek mi? Alay mı ediyorsunuz? Bu topraklar binlerce senedir İsrail topraklarıdır. O zamanlar daha İncil bile yoktu meydanda. Bu bölgede Filistin devletinin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Asla” diyen yine aynı Şaron’du. Bu süreç içinde Şaron’un tarihi bilenlerin bile ezberi bozuldu.
Oysa şimdi Filistin devleti için politik manevralar yapıyordu. Birçok İsrailli yorumcunun iddia ettiği gibi “Yaşlanmış, değişmiş, barışı düşünür mü olmuştu?” Belki.
“Barış Adamı
Belki de vicdanı artık bu kadar kanın akmasına elvermiyordu. Hatta ABD Başkanı George Bush onun için “Barış adamıdır” demişti. Şaron, İsrail’in inisiyatifi ile bir çözümü bulmuştu: Bu çözüm uluslararası anlaşmalara göre kabul edilen 1967 sınırın öncesine dönmeden, Kudüs’ü vermeden, binlerce yerleşimciyi Batı Şeria’dan çıkarmadan gerçekleştirilecek iki devletli çözümdü. Bunu başarırsa İsrail’in 2. Ben Gurion’u olacaktı. Ya da 1978′de Camp David’de Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile el sıkışan sağcı lider Menahem Begin olarak anılacak, bölgeye barış getiren adam olacak ve ismi ölümsüzleşecekti.
Arik’in planı kısa vadede geçici bir barış için olumluydu ama uzun vadeli bir çözüm için hiç inandırıcı değildi. Filistinlilere “İşte size devlet buna razı olacaksınız” der gibiydi. Orta yolcu bir çözümdü plan onun için. Destek de buldu. Ama olmadı.
O, eski kimliğinden biraz olsun sıyrılmaya çalışırken, o kimliği sürdürmek isteyenler şimdi onun mirasını ve partisini devam ettirecekler. Benyamin Netanyahu, Şaron’dan daha şahin bir politika uygulayacak, orta yolcu çözüm bile hayal olabilecek. Bu açıdan bakanlar için Şaron’un politik arenadan çekilmesi “barış” adına büyük kayıp.
Tarih Unutmuyor
Peki, yaşlılığında “yumuşamaya” çalışan “barış adamı” Şaron neden “kasap” ya da “buldozer” olarak anılmıştı.
1928 doğumlu Şaron İsrail’in kuruluşunda önemli rol oynayan yeraltı örgütlerinden Hagana’ya üyeydi. Ama o ileride nasıl bir politikacı olacağının ipucunu 1952′de İsrail’in efsanevi komando birliği 101′e komuta ettiği zaman vermişti. Aynı yıl bazı askerlerin itirazlarına rağmen Gazze’deki El Burj mülteci kampında 15 kadın ve çocuğun öldürülmesini şöyle savunacaktı: “Kadınlar ülkemizde sivillere saldıran Arap vur-kaççılarının fahişeleridir. Mülteci kamplarına operasyonlar düzenlemezsek, kamplar katillerin ağına dönüşür.”
1982′de Lübnan’daki Sabra ve Şattila mülteci kamplarına ilk giren gazetecilerden birisi Japon Kyuichi Hirokava’ydı. Hirokava 800′e yakın kadın ve çocuğun delik deşik edilerek öldürüldüğünü görmüştü:
“Kampın içinde asılmış temiz çamaşırlar vardı. Gökyüzü maviydi ve güçlü bir rüzgar esiyordu. Birkaç adım yürüdüm, sokaklara yayılmış cesetlerden sonra başka cesetler de gördüm. Ağlamaya başladım” diye yazmıştı o zamanlar.
O katliamın Savunma Bakanı Ariel Şaron’un Faşist Hıristiyan Falanjistlere ihale ettiği söylendi hep. Daha sonra İsrail’deki Kahane Komisyonu da doğruladı olanları. Bu katliam ona “Beyrut Kasabı” sıfatını kazandırırken, 70′li yıllarda Tarım Bakan’ıyken ilk icraat olarak Batı Şeria’da Filistinlilerin evlerini yıkması “Buldozer”i ekletecekti kartvizitine. Provokatif bir biçimde Harem-ül Şerif’e bile bile girerek binlerce Filistinli ve İsraillinin hayatına mal olacak 2. İntifada’nın başlamasına neden olması da cabasıydı.
Bu yüzden milyonlarca Filistinli için, “barış” ileriki bir tarihe ötelense bile tarihte yaşananları unutmak çok kolay olmayacak, verilen demeçlerin aksine Şaron’lu ya da Şaron’suz bir İsrail çok fazla anlam taşımıyor.
“Filistin Devletini Ben Kuracağım”
Siyasi hayatta çözümsüz gibi görünen bir konuyu, o konunun en muhalifine, çözüme karşı olan figürüne çözdürüldüğünün örnekleri çoktur. Sağcı Menahem Begin’in Mısır’la anlaştığı gibi, Filistinlilerle yıldızı hiçbir zaman barışmamış Arik de Filistin devleti için harekete geçmişti.
Araplar ve Filistinlilerden en çok “nefret” eden isim olarak Şaron böyle bir sürpriz yapabilir miydi?
Bir dönem baş görüşmeci olan şimdiki başbakan Ebu Mazen, Gizli Kanallar adlı kitabında Şaron’la ilgili şu satırlara yer veriyor: “İsrail Komünist Partisi Genel Sekreteri Meir Vilger, Lübnan işgali sırasında Knesset’te bir konuşma yapar. Kendisinden sonra kürsüye gelen Şaron’u selamlamaz. Şaron bunun nedenini sorunca Vilner, ‘Eli kanlıları selamlamam’ yanıtını verir. Vilner uzaklaşırken Şaron şöyle bağırır: Bir gün Filistin devletini kuracak kişinin ben olduğumu anlayacaksın.”
Evet, Şaron “kendi istediği” Filistin devletini kurma çabasındaydı. Şimdi, bölgedeki tüm denklemlerin alt üst olduğu ve taşların yeniden yerlerine oturması için uzun süre gerektiği biliniyor. 25 Ocak’taki Filistin ve Mart ayındaki İsrail seçimleri bunun ilk adımını oluşturacak. İsrail büyük ihtimale tekrar Likud yani Netanyahu’ya dönecek, Filistin’de ise Hamas devreye girecek.
Filistin Arafatsız bir siyasette kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken, İsrail de Şaron’suz bir İsrail’e alışacak. Ancak, Ortadoğu’da eski liderlerin sahneden çekildiği, her iki taraf için de sürprizlerle dolu yeni bir dönem açılacak. Yeni dönemin aktörleri, Netanyahu, Peretz, Hamas ve İslami Cihad olacak.